Son yılların en çok parlayan yıldızı altın, bu aylarda kötü zamanlar geçirmeye devam ediyor. Global kriz her geçen gün varlığını hissettirmeye devam ederken, tedirgin yatırımcılar kervanı da gün gün artıyor. Bu durum risk iştahını keserken, riskli varlıklardan kaçış söz konusu . Tüm dünyayı saran Zeus’un laneti, altın fiyatlarını etkiliyor gibi görünse de, sarı metal son hamlesini henüz yapmadı.
Oldukça uzun zamandır gündemi meşgul eden Avrupa borç krizi, gün geçmiyor ki yeni bir haberle piyasalarda korku oluşturmaya devam etmesin. Yunanistan, İngiltere, Almanya, Fransa derken Euro'nun dağılma endişesi, ardından gelen seçimler, Yunanistan'ın başlı başına oluşturduğu kaos ortamı yatırımcının kafasını karıştırdığı gibi, yeni güne ''acaba bu gün ne olacak''endişesiyle uyanmasını sağlıyor. Tüm bunlar korkuların hat safhaya çıkmasına sebep oluyor ve tüm dengeler bozuluyor. Uzun yıllardır, zirveyi kimselere vermeyen altın fiyatları bile bu kaostan etkilenerek, oldukça geriledi. 17 haftanın en dip seviyesinde hareketine aşağı yönlü devam eden sarı metal altın, bu kez yatırımcının korkularını iki kat arttırdı.
Bu denli şaşırtıcı hareketler yapmaya devam eden altın, olumlu haberleri görmezden gelmeye devam ediyor. Son zamanlarda talebin arttığını gösteren haberlerin hepsi tepkisiz kaldı. Bunların başında elbette ki Çin geliyor. Çin'in altına olan talebi, geçmiş yıllara nazaran oldukça artmış durumda. Kim altın satarsa satsın, onu mutlaka Çin alıyor. Fakat tüm bunların yanında, Avrupa'daki borç krizi, son dönemde dolar fiyatlarındaki güçlenme ve ABD Merkez Bankası Fed' den gelmeyen parasal genişleme ve en önemlisi de yatırımcıların psikolojisinden kaynaklanan bir hareketle fiyatlar aşağı yönlü hareketine devam ediyor.
Hangi ekonomi portalına bakarsak bakalım bu günlerde herkesin bahsettiği ortak konu olan altın fiyatları, bir çok kişinin ilgi odağı. Düşüş trendi devam edecek mi, yoksa bu bir alım fırsatı mı? Elbette herkesin bu konu ile ilgili bir fikri var. Aslına bakacak olursak büyük çoğunluk, artık altının ihtişamını kaybettiği ve düşüşün çok uzun zaman devam edeceğini savunuyor. Fiyatların bir kaç yıl önce test ettiği seviyeleri test etmesinin mümkün olduğunu düşünenlerle beraber, günümüz çağdaş insanının altına yatırım yapmayacağını söyleyen ünlü yatırımcılar bile mevcut. Fiyat için, 'artık buradan döner denilen 1600 ons seviyesini de kırmasıyla bu tezi savunan yatırımcı sayısı daha da arttı. Şimdilerde fiyat, durabilmek için yeni bir destek arayışında. Bu seviyeyi bulabilmesi de, yatırımcıların tutumuna bağlı.
Bir diğer taraftan, bunca yıllık gözde yatırım aracının bu günkü konumu incelendiğinde, bu düşüşün aslında istenilen bir durum olduğu sonucu da çıkabilir. Daha önce benzer hareketlerle karşılaşan altın fiyatları, bazı büyük yatırımcıların, en dipten alım yapabilmesi için küçük yatırımcıyı tedirgin etme durumuyla yine karşı karşıya kalıyor. Zaten fiyatın son yıllarda çok tırmandığı söylentileri dolaşırken, aslında düzeltme hareketi için yapılan kar realizasyonları, beraberinde kolayca paniği de getirebiliyor. Bu durumda bu panik havasını arttırmak için bir miktar daha satışın gelmesi kimseyi şaşırtmamalı. Şu anda 1560 ons seviyesinde bulunan sarı gelin altın için, ilk durak biraz daha aşağılar olabilir dediğimiz destek seviyelerine birazdan değinmekle beraber, unutmamak gerekir ki; altın fiyatlarındaki düşüşün sınırlı olabileceğine dair önemli bir ipucu da fiziksel altın borsasındaki sistematik artış. Binyıllardır piyasada varlığını sürerek, her kötü fırsatı kendine çevirmeyi başaran altın, bu gün kötü gibi görünen bu durumu da kendi lehine çevirebilir. Geçmiş yıllarda da olduğu gibi altın için ''artık altın devri bitti '' dendiği her dönem, yeni bir sürpriz yaparak rekor seviyelere imza atmıştır. Son zamanlarda ard arda yaptığı bu sert düşüşler de yeni rekorların habercisi olabilir. O zaman bilmeliyiz ki, altın fiyatındaki ani ve sert yükseliş, bu günlerde yapılan bir nevi manipülasyonun sonucu olabilir. Dip seviyelerden toplayan büyük yatırımcılar ve hedge fonları, bekledikleri seviyelerden yüksek lotlarla alım yaparak, bu durumu fiziksel talep ile birleştirip fiyatlara yeni rekorlar tattırabilirler.
Teknik olarak incelediğimizde, 2008 yılından itibaren sürdürdüğü yükseliş trendinin altında hareket etmeye başlayan fiyat, bu hareketine az öncede belirttiğimiz gibi yeni bir destek arayışını tamamlayana kadar devam edebilir. Teknik analizin gözünden baktığımızda bu destek seviyesini 1515 ons fiyatı olarak görebiliriz. Bu seviyeden de dönmeyip düşüşüne devam etmesi durumunda 1500'ün de altına gerileyerek 1475 seviyelerine kadar salınım yapabilir. Her durumda 1500 seviyesinin psikolojik destek seviyesi olabileceğini unutmamakta fayda var. Fiyat tahmin edilen bu seviyelere kadar gerilese bile, altın çağının sona erdiğini düşünenlere katılmıyorum. Popüler yatırım aracı altın, çok yakın zaman içinde satışları sonlandırarak alımlara başlayabilir. Özellikle Haziran-Temmuz aylarında dip seviyeleri görmesi beklenen dolar endeksi, beklenen hareketi yaparsa, altın fiyatları da yeni rekorlara imza atabilir. Ama her türlü senaryoyu değerlendirerek unutmamak gerekir ki, çok uzun yıllardır güvenli liman olarak görülen değerli metal, ihtişamına bu kadar kısa zamanda veda etmeyecek ve kaldığı yerden yatırımcısının yüzünü güldürmeye devam edecektir. Böyle bir durumda tekrardan 1900 ons seviyelerini test etmesi kimseyi şaşırtmayacaktır. Hatta yılsonuna kadar uzun zamandır beklenen 2000 seviyesinin üstüne çıkması muhtemel. Hepimiz biliyoruz ki, piyasaya girmek için en uygun zaman, hiç kimsenin o varlığa inanmadığı zamandır. Küçük yatırımcı korkup kaçtıkça, asıl büyük alıcılar bu mantıkla fiyatlara ralli yaptırabilir. Bu durumda değerli metal altın, son hamlesini yapıp, Zeus’un lanetini de aşmaya başaracaktır.
Petrol, halk arasında bilinen türünde benzin, gaz yağı, motorin gibi kullanımdan öte yükselen yıldız enerji sektöründe çok daha fazla talep edilmekte. Endüstriyel kullanımda adından söz ettiren bu siyah altın, Juan Pablo Perez’in (OPEC) deyimiyle ‘şeytanın pisliği’, gelecek için, insanoğluna yaşam hakkını getirmesinin yanı sıra onu yok etmeye çalışan da en büyük faktör. Kullanım sahasındaki tahribat, emtiaların sultanı altının çıkarılmasındaki tahribattan çok daha fazla. Her geçen gün, artan talebi karşılamaya çalışan, mevcut üreticiden tüketiciye açılan boru hatları ve kanallar, kara ve deniz taşımacılığı, bu riskli maddenin geleceğini, insanın geleceğiyle paralel tutmakta. Her ne kadar malum emtianın kullanım alanı genişlese de, alternatif enerji kaynakları da petrolün tahtını artık devirmek üzere. Özellikle elektrik talebinde kömür ve doğalgazın yanında yenilenebilir enerji kaynakları, ülkelerin ve çevre örgütlerinin desteğini de almaya çalışmakta. Dışa bağımlı ülkeler için ise alternatif yollar, bazı risklerle çözüm olarak halklarına sunulmakta. Bu konuyu örneklemek gerekirse, Türkiye özellikle Karadeniz üzerinde ‘Hidroelektrik Santralleri’ ve ‘Nükleer Santral’ kurulumlarını hayata geçirdi/geçirmek üzere. Şu anki aşamada doğal tahribat ‘HES’ler ile çok ciddi boyutlara ulaşmış durumda. Nükleer Santral kurumunda ise bir problem yok. Ancak deprem bölgesi konumunu ve nükleer enerjinin tahribatını unutmak, önemli bir handikap. Son güncel örneği Uzakdoğu’da sergilenen bu santrallerden dünya vazgeçerken, başta siyasiler ve kural yapıcıların dikkatli olmaları, ülkenin tüm geleceğinin riske atılmasıyla örtüşmekte. Ciddi kazanımlar, ciddi sorumluluklar getirecektir. Ülkenin petrol ayağında ise amaç her ne kadar enerji üretiminde ki masrafları azaltmak olsa da normal sondajlamanın yanı sıra kayalardan petrolün çıkarılmasının ciddi rezervlere dönüştüğü gerçeğini de atlamamakta fayda var. Türkiye, dünya petrol yataklarının en yakın komşusu ve kendi ihtiyacını dahi karşılamayan sondaj çalışmaları yapmakta. Kıbrıs’ta, Rum kesiminin sondaj çalışmalarına karşılık, misilleme adı altında yapılmaya çalışılan aramalardan ziyade, ciddi anlamda üretim potansiyelini artıracak çalışmalar daha aktif yapılmalı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yerli otomobil üretimi için söylediği ‘ Biz otomobilden önce uçak ürettik’ sözü, bu durumu niteleyen ve mevcut durumu özetleyen en güzel açıklama oldu. Potansiyelini, yabancı sermeye üzerinden değil kendi öz kaynaklarından yaratan bir Türkiye, her bilinçli yurttaş için gerçekleşmesi istenen en büyük istek.
Türkiye mevcut potansiyeli hala göstermemişken, dünya üzerindeki genel durum nedir?
Yenilenebilir enerjiye ciddi yatırımlar yapılmaya başlanmış ve kayalarda sıkışmış petrol üretimi dahi artmışken, dünya genelindeki sıkıntı, bu kaynakların her geçen gün azalması değil, siyasi anlaşmazlıklar ve talebin artmasıyla orantılı fiyatların yükselmesi. Brent petrol fiyatları birkaç hafta öncesinde tavan hareketleri yapmış, Libya savaşı çıkarılış, İran ambargosu için 1 Temmuz tarihi verilmiş hatta Suriye’de halk ile ordu karşı karşıya gelmiş ve kan akmıştı. Tüm bu sıkıntının Ortadoğu üzerinde olması, yeni sömürgecilik kavramının ‘Demokrasi’ adı altında yapılmaya başlanmasından başka bir şey değil. Elbette, halkına tank gönderenlerin cevabının karşılıksız kalmasına kimse razı olmamalı. Ancak siyasi otoritenin bu denli halkına düşmanlaşması da sorgulanmalı. Libya ve İrandolayısıyla ülke ekonomilerinin sıkıntı yaşayacağı gerçeği, Suudileri koşulsuz üretim artırımına itti. Kara elmasın gündeminde piyasaları rahatlatan açıklama Suudilerden geldi. Sözlerinin arkasında da durdular. Nedeni ise hem kaynaklarının bol olması hem de dedikleri gibi ‘üretimi artırırız, sıkıntı yok’ demeçlerinin gerçekle bağdaşlaşması. Artan üretim ve ne pahasına olursa olsun karşılanan talep, fiyatları da düzenli bir şekilde aşağı çekti. Çekmeye de elbette ki devam edecektir. Abd’nin yılda 3 milyar varil petrol ihraç eden bir ülke olan Suriye’ye göz diktiği gerçeği, Suudilere bol kazanç getirmekten başka bir şeye yarayacağa benzememekte. Eski mantalitede ‘ülkeyi işgal et, kaynaklarını tüket’ mantığı, işgalci devletlere ekonomik kazanımlar getirse de toplumsal baskı, bu hareketleri artık kabul etmeyeceğini belli ediyor. Arap baharı ve Libya savaşı bu değişimde rol alan başlıca aktörler.
Petrol’e yatırım için sağlıklı düşünme vakti !...
Dünya üzerinde artan siyasi istikrarsızlık, ekonomik daralmalar, bilinçsiz portföy ve kredi yönetimi, baskı altında kalan ve gerçekliği sorgulanan derecelendirme kuruluşları, işten çıkarmaların krizin hemen sonrası dönemindeki gibi eğilim göstermesi, güven endeksleri ve GSMH rakamlarının tedirgin ettiği piyasalarda artık güvenli liman aramak, üstat İlyas Salman’ın ‘Sarı Mercedes’ filmindeki gibi taklalar atan bir araç ile yola devam etmekten başka bir şey olamaz. İstikrarsızlığın olduğu bir ortamda yatırım potansiyelinden kaçmak yada daha yumuşak deyim ile piyasa da oyuncu olmamak, risk iştahı olmayan yatırımcı için en doğru karardır. Ancak George Soros gibi ‘riski ne kadar sevdiğiniz kazanımlarınızla aynı orantıdadır’ fikri ile yatırımlar hayata geçirilebilir, gün sonunda kazanımları üst limitlere çekebilir. Brent petrol için bilinen en doğru bilgi yine Suudilerden geldi ve ‘ aşırı yüksek rakamlar’ söylevleri ile fiyatları şu an ki seviyeden de aşağı çekme girişimleri, artan üretimleri ile açıklanabilir. Suudiler, sabahlara kadar petrol üretimi yapadursun, petrole alternatif kanalların yaygınlaşması fiyatları daha da geri çekebilecek, ütopya ile düşünülürse, siyasi istikrarsızlık ve altın gibi lider emtiaların bile yatırımcının tedirginliği altında değer kaybedebileceği uzak bir düşünce olmamalı. Çin, artan talebiyle fiyatları tehdit etse bile, Libya’da, istikrar sonrası üretimin başlaması, İran ambargosundan önce, başta Amerika ve Avrupa Birliği ülkelerinin stoklarını artırması ve Suriye’de silahsız bir çözüm ortamının oluşması fikri, fiyatların gerilemesi için her şeyin hazır olduğunun resmi. Petrol boru hatları ve taşımacılık ile ilgili muazzam bir sıkıntının olmaması da, talebin karşılandığı piyasa da istikrarı getirecek etmenler. Özellikle, Hürmüz Boğazı ile ilgili yaptırım ve tehditler sonrasında gerilen fiyatlar, sakinliğini sağlamış durumda.
Siyah Altında Temel ve Teknik Analiz
Petrol yatırımcısında, anlık hareketler, akan piyasa oyuncularının etkisi altında kalma, panik alım/satımları yada bilinçsiz yaklaşımlar… İsmi ne olursa olsun genel profilde üzgün bir seyir hakim durumda. Pekala, bu kadar istekli ve bilinçli yaklaşmaya çalışırken genel kayıplar neden oluşmakta.
Oluşan siyasi bir istikrarsızlıkta, piyasanın oyuncusu olma fikri, özellikle küçük yatırımcı için av olma potansiyeli yaratıyor. Büyük yatırımcılara ise bu türlü hareketler kazanç olarak geri dönüyor. Bu türlü istikrarsız ortamlarda forex piyasalarındaki parite akışlarını izlemek, kısa zamanlı alış/satış fırsatları yaratabilir. Sabır isteyen petrol yatırımı için ise hem temel hem de teknik analizde satış yönlü eğilim çatısı altında durmak şu an aynadaki iyi yansıma olarak gözükmekte. 121/127 Dolar fiyat aralığında yatay piyasa oluşturan parite için söylenecek söz hala çok pahalı olmasıydı. 116/121 Dolar arasına salınım yapan ve burada üçgen formasyonuna dahil olan parite için, oluşan şeklin kırılması durumunda normal seyir başlamış olacak. Biraz daha sadeleştirmekte fayda var…
Temel analiz kısmında, petrol arz ve talebinde genel bir sıkıntı görünmüyor. Ancak, İran ve Suriye yakından takip edilmesi gereken iki haylaz çocuk profilinde. Teknik analizde ise üçgen formasyonu her an bitebilir. Üçüncü vuruş düşüncesiyle yükseliş grafiği çizmek isteyen, yalnız, işin temel boyutunda satış baskısıyla 113/116 Dolar seviyelerini ay içerisinde takibe alan bir piyasa bulunmakta. Genel görünüm satış baskısıyla rahat nefes aldırmak gibi gözüken piyasada boğalardan uzak durmak elbette ki akil karar. Anlık salınımlardan ziyade tutunma hareketleri yapan pariteye oynamak mantıklı bir yaklaşım olabilir. Grafik bazındaki görünüm ise şu şekilde ;
Greek-efforts had taken into the play
after a hard-ended year of 2011. Euro was over devalued against USD and with
the beginning of 2012 it tried to value the efforts of Greek-treatment. All
actions had been made step by step. After the quarrels of whether Greece worths
it or not, “Rescue Package” became real. In the beginning of the first 2 months
of new year, Euro gain value against USD.
However, Euro’s happy-hours did not
last too long and the dream had ended. Not only debt crisis in Greece but also
Spain and Italy will cause tolling bells.
Was the Europe unique guilty? Or was
there something else either?
Besides bad macro-winds for Europe,
bad macro events from US also cause Euro losing its value. In each FED meeting,
Ben S. Bernanke was acting as an Award-winner actor by emphasizing the same 3
subject; fixed interest-rates until 2015, moderate devolopment in economic
growth, improving jobless-data. These made USD stronger.
Under these circumstances risk
appetite was falling and the demand for USD was increasing.
In this period, DXY, which was the
index for the largest economy’s reserve note, made crucial movements with the
effects of macro datas.
Fall of DXY by the beginning of 2012,
strengthen devaluation of USD. Rising trend of DXY made a correction in this
period. DXY was bouncing between the resistances and supports of correction
which began by 2012.
Here, consolidation can be seen
easily. If this pressure breaks-out above; 80,00 level will become important
again. Testing this level and passing
over it may strengthen the USD.
In the other hand, if we think for the
alternative scenario, 78,77 support level must be passed below. If this happens
we can say that down-trend is going on, so devaluation of USD.
Besides these technical assumptions,
fundamental factors must not be undervalued. Speculations of rating-cuts for
France –little brother of Germany- may affect as euro-decline. These
speculations are as ones said before “fly in the oinment”.
**DXY:
The US Dollar Index (USDX) is an index (or
measure) of the value of the United States dollar relative to
a basket of foreign currencies.
It is a weighted geometric mean of the dollar's value compared only
with EUR, JPY, GBP, CAD, SEK, CHF.
Avrupa’nın çalkantılı kriz fırtınasında ağır yara alan ve batmamak için çırpınan Yunanistan’ın ikinci kurtarma paketi yola çıktı. Genel olarak verimsiz bir ekonomi, yüksek kamu borç ve bütçe açığına sahip olan ekonomisini kurtarabilmek adına 350 milyar euro borç altına giren Yunanistan, batmamak için Almanya ve Fransa gibi sanayisi ve ekonomisi gelişmiş ülkelerden yardım almaya devam edecek gibi görünüyor.
2 Mayıs 2010’da AB tarafından 80, IMF tarafından 30 milyar euro olmak üzere toplamda 110 milyar euro borçlanmış olan Yunanistan, halen daha ekonomik krizden çıkabilmiş değil. Bunun yanında alınmış olan bu kurtarma paketlerinin karşılığında Yunanistan hükümeti, Yunan halkından uzun sürecek kemer sıkma politikaları doğrultusunda yaşamaları gerektiğini belirtiyor. Bu durum, halkın yabancı devletlerin boyunduruk ve ekonomik dayatmaları altında kalmama mücadelesine dönüşüyor ve ülke içerisinde kaosa neden oluyor.
Yunanistan’ın en büyük destekçisi olarak görülen Almanya ve Fransa, aslında Yunanistan’ın en büyük iki alacaklısı. Komşu’nun kullanmış olduğu yüksek meblağlardaki krediler, Fransız ve Alman bankalarından alınmış durumda. Yunanistan resmen iflas etmiş olduğunu açıkladığında en büyük maddi zararı görecek olan iki ülke Fransa ve Almanya olacak.
Türkiye 2001 yılında atlatmış olduğu krizde 50 milyar dolara yakın borca girmiş ve krizin atlatılmasının akabinde borçların ödenmesine ilişkin kamu maliyesini de içine alan bir dizi ağırlaştırılmış vergileri öngören tedbirler almıştı. Sanayi bakımından güçlü, çalışkan genç bir halka sahip ve üretken bir ülke olan Türkiye, almış olduğu ekonomik tedbirlerin meyvelerini kısa zamanda toplamaya başladı. On yıl içerisinde alınmış olan tedbirler ve doğru atılan adımlar sayesinde Türkiye ekonomisi düzlüğe çıkmanın ötesine gitmiş, ekonomik göstergeleri ve milli gelir seviyeleri 3,5 katına çıkmış, ekonomisi çalkantılı dönemlere karşı şu an daha dayanıklı hale gelmiştir.
Sanayi bakımından üretimi yok sayılabilecek kadar az olan Yunanistan’ın ülke yapısı; Türkiye’nin aksine, genç, çalışkan ve üretken bir halka da sahip değil. Nüfusu az olan Yunanistan’ın aldığı borçları üretime endeksli olarak geri ödemesi mümkün görünmüyor ve kısır ekonomisi, gün geçtikçe de küçülüyor.Siesta..siesta..nereye kadar! Bir Yunanlı’ya göre ‘‘siesta’’ her şeyden önce gelir, bilakis; bir Alman’a göre ‘‘iş’’ her şeyden önce gelir. 5parmağın 5’i bir değil işte..Almanya ve Yunanistan birbirine benzemeyen iki kardeş gibiler. Yunanistan’la aynı karakterde olan bir diğer kardeş ise İtalya. Aynı saatte, bir Alman harıl harıl çalışırken; bir İtalyan ‘‘Dolce far niente’’(mola-keyif zamanı) der.
Almanya veya Türkiye’nin sanayi yapısının aksine, “siesta”yı her şeyden önce gören Yunanlılar’ın, bolca siesta’dan sonra ani yakalandıkları ekonomik krizden aldıkları darbeye, Almanya ve Fransa’nın taşıma suyundan gelecek destekler ile uzun süre dayanamayacakları kesin. Yunanlılar artık ekonomilerinin nasıl kurtulacağını değil, en az zarar ile nasıl iflas edebileceklerini hesaplamaya başlarlarsa, belki Fransa ve Almanya’nın alacaklarını uzun vadede kısmen ödeyebilme şansını yakalayabilirler.
Japon
hükümeti, Japonya’da meydana gelen 9 büyüklüğündeki depremin ardından oluşan
Tsunami felaketinin maliyetinin 300 milyar doların üzerinde olduğunu açıklamıştı.
1995 yılında Kobe depremini yaşayan Japonya, bu sefer depremin yanında birde
Tsunami ile de karşılaşmasına rağmen ekonomisi 1995 yılına göre daha az zarar
gördü. Bunun sebebi, deprem ve tsunaminin vurduğu bölgelerin Japon ekonomisine
%8 civarlarında katkıda bulunuyor olmaları.
Depremin
ardından meydana gelen Tsunami felaketinde zarar gören Fukuşima nükleer enerji
santralinde meydana gelen tahribat, nükleer santralin radyasyon sızdırdığının
başka bir ispatı oldu. Son gelen haberlerde santralden sızan radyasyon
miktarının ölümcül seviyenin 10 katına kadar çıktığı belirtildi. Ortaya çıkan
ilk sızıntıların doğrulanmasından sonra otomotiv devi Japon sanayisinin %8’i
fabrikalarını kapatmak zorunda kaldı. Kapanan veya üretime enerji kesintileri
sebebi ile ara veren Japon fabrikaları, sağlayamadıkları yedek parça veya ham
maddeden dolayı faal durumda olan diğer fabrikaların üretimlerine ara vermek
zorunda bıraktırmıştır. Dünya’nın en büyük 3. Ekonomisi olan Japonya, dünya üretim hacmine 4 trilyon
dolar seviyesinde bir katkıda bulunduğu belirtiliyor. Bunun yanında neredeyse
hiçbir enerji kaynağına sahip olmayan Japonya dünyanın kömür ve sıvılaştırılmış
doğalgaz da en büyük ve petrolde de ikinci büyük ithalatçısı konumundadır.Tüm
bunlar göz önünde bulundurulduğunda, Japonya’nın ihracat ve ekonomisinin ayakta
durmasının önemi ortaya çıkmaktadır.
Belki
Türkiye için çok yoğun olmasa da, Güney Kore, Tayvan, Çin, ABD ve Hong Kong ile
ticaret yapan Japonya, üretimdeki
durdurma veya geciktirme uygulamalarını uzun vadeye yaymaya başlarsa hem yedek
parça hem de otomotiv sektörünün arz talep dengesini büyük sıkıntıya
sokacaktır. Bunun yanında Japonların, ekonomilerinin otomotiv sanayisinden
beslendiğini, Honda, Nissan, Toyota gibi büyük firmaların zarar edeceğini de
hesaba katması gerekmektedir.
Şu günlerde Japonların Tsunami ve depremden aldıkları fiziki yaraları sardıkları ve bu travmayı başarılı bir şekilde atlattıkları da bir gerçek. Japon ekonomisinin en önemli sıkıntılarından birisi para birimlerinin sürekli değer kazanıyor olması.Ekonomisi sanayi üretimlerinden gelen ihracat kazanımlarına bağlı olan, sanayi devi Japonya’yı çok derinden etkiliyor. Ticaretinin büyük kısmını Avrupa ülkeleri ile yapan Japonya, ihracat gücünü para biriminin sürekli değer kazanmasından dolayı büyük ölçüde kaybediyor. Biraz daha derine inildiğinde, Japon ekonomisinin Amerikan ekonomisinin aksine, cari açığının olmadığı görülüyor, yani cari açık vermiyorlar, bilakis cari fazlası var. Böylesi tasarruf fazlası olan bir ülke bu tasarruf fazlasını da Çin’den sonra ABD’nin 2. büyük tahvil müşterisi olarak değerlendiriyor. Japonlar ABD tahvillerinin Çin’den sonra 2. büyük müşterisi ve ellerinde 800 milyar dolarlık Amerikan tahvili bulunduruyorlar. Japonya’daki konut sigortalarını bir kamu kuruluşu üstleniyor ve bu kuruluşlar, konutları deprem, Tsunami veya sel baskını gibi doğal afetlere karşı sigortalıyor. “Nippon Life Insurance Company” de bunlardan birisi olmakla beraber, Amerikan tahvillerine sahip en büyük Japon kuruluşlarından birisidir.
Olası bir deprem veya Tsunami olması durumunda Japonlar
Amerikan Doları biriminden aldıkları hisse senetlerini veya tahvilleri
satıyorlar ve Japon Yen’i alıyorlar. Almış oldukları bu Japon Yen’leri ile de
evlerini tamir ettiriyor, yeni eşya alıyor kısaca ekonomiye yeniden katkıda
bulunuyor ve paranın döngüsünü sağlamış oluyorlar. Diğer yandan ülkedeki kamu
kurumuna bağlı deprem sigorta birimleri de, yukarda örneğini vermiş olduğumuz
“Nippon Life Insurance Company” gibi, bu Japon Yen’lerini alıyor ve halkı
yeniden sigortalıyor veya zararlarını süspanse ediyor. Bu sayede dışarıdan
gelen Japon Yen’i, ABD için bütçe açığına dönüşüyor, dolar değer kaybederken
Japon Yen’i değer kazanıyor.
Son
1 yıl içerisinde Japon Yen’i dolar karşısında %20 değer kazandı. Bu şekilde
sürekli değer kazanan para biriminin, otomotiv ihracatlarını baltaladığı ayrı bir gerçek. Renault-Nissan
ortaklığı başkanı Carlos Ghosn, bir açıklamasında Tsunamı’nin aksine güçlenmekte
olan para birimi Yen’in vurur ve geçer bir felaket olmayacağını belirtiyor.
Japon ekonomisi deprem-Tsunami gibi doğal felaketlerin üstesinden gelebilmiş
gözükse de, şu anda görünen o ki, Japonya ihracat sorununu aşmak için sürekli
değer kazanan “Yen Tsunamisi”’ni de aşmak zorunda.
Japonya
Merkez Bankası (BOJ) Yen’e müdahale etmezse, piyasada fiyat oluşumunun istikrarı
sağlanamaz ve Japon şirketlerinin ihracatını olumsuz etkileyerek döviz
girdilerini azaltır.Gidişat öyle gösteriyor ki, Japonya Merkez Bankası’nın
Yen’e müdahale etmesi çok uzun sürmeyecek.Bu müdahale,
USD/JPY,EUR/JPY,GBP-JPY…gibi paritelerde olası sert yükselişlere yol açacak, paritelerde anlık ciddi
oynamaların arkasından Yen’in değer kaybetmesi ile ihracat artacak,
paritelerdeki yeni yükselişler ihracatın canlanması haberlerini takip edecek
gibi görünüyor.
Ağır şartlarda sonlanan 2011 yılının ardından bembeyaz bir sayfa açarak yeni yıla başlamak isteyen piyasalarda, Yunanistan çabaları koz olarak ileri sürüldü. US Doları karşısında iyice değer kaybeden Euro, 2012 yılının ilk iş günüyle beraber rüzgarı arkasına alarak, hasta Yunanistan’a deva olma çabalarını fiyatlamaya başlamıştı. Adımlar bir bir atıldı ve “ağlayan bebek Yunanistan” için boy boy emzikler hazırlandı. Yunanistan bu iyilikleri hak ediyor mu etmiyor mu tartışmaları da aşıldıktan sonra “kurtarma paketi” gerçeğe dönüştü. Yeni yılın ilk iki ayında ise gösterilen bu çabalar Euro’ya olumlu yansıdı ve Euro, US Doları karşısında sazı eline aldı.
Ancak Euro’nun saltanatı fazla uzun sürmedi ve Mart ayında rüya bitti. Sebebi ise çabaların sadece Yunanistan ile sınırlı kalmayacak olması ve çanların İspanya ve İtalya içinde çalmaya başlamasıyla beraber endişelerin artmasıydı.
Tabi tek suçlu Avrupa mı? Yoksa başka etkenlerde var mı?
Avrupa bölgesinde rüzgarların terse dönmesinin dışında, ABD’de yaşanan gelişmelerde Euro’nun değer kaybetmesinde etkili oldu. “Oscar’lık” oyuncular gibi davranan ve yaptıkları her toplantıda aynı 3 konuya değinen FED Başkanı Ben S. Bernanke, US Doları’nın sağlam duruşunu gözler önüne seriyordu (yoksa göz boyama mı yapıyor, tartışılır!). Her ne olursa olsun, FED Başkanının “2015 yılına kadar faiz oranını arttırmayacak olması; ekonomide ki büyümenin ılımlı olduğunu vurgulaması; işsizlik oranının istenilen düzeyde olmasa bile iyileşme kaydettiğini belirtmesi” US Doları’na güç katıyordu.
Hal böyle olunca Euro’dan kaçışlar tekrar nüksediyor ve US Doları’nın talebi artmaya başlıyordu.
Dünyanın en büyük ekonomisine sahip olan (?) ABD’nin para birimi US Doları’nın endeksi (**DXY: US Doları Endeksi) de bu zaman zarfında, temel faktörlerin etkisiyle önemli hareketlerde bulundu.
2012 yılının başından itibaren endekste yaşanan düşüş, US Doları’nın değerindeki kayıpları da destekler nitelikteydi. Yükseliş trendi içerisinde hareketine devam eden Dolar Endeksi, bu tarihten itibaren yükseliş trendi içerisinde orta vadeli bir düşüş trendi yaratmıştır. Endeks değeri ise bu düşüş trendinin direnç seviyesini yukarı yönlü kırmakta zorlanmaktadır. Aynı tepki güneyde yükseliş trendi tarafından da uygulanmaktadır. Kuzeyde düşüş trendinin direnç seviyesini kırmakta zorlanan endeks güneyde de yükseliş trendinin desteğine takılmaktadır.

Bu da endeks değerindeki daralmayı gözler önüne sermektedir. Bu daralma yukarı yönlü kırılırsa, referans noktası olan 80,00 seviyesinin de önemi tekrar artacaktır. Bu seviyenin test edilip yukarı yönlü aşılması endeksin ve aynı zamanda US Doları’nın değer kazanmasını sağlayacaktır.
Daralmanın güney yönlü kırılma ihtimalini düşünecek olursak, sağlam destek seviyesi olan 78,77 seviyesinin de aşağı yönlü kırılmasını beklemek gerekecektir. Ancak böyle bir durumda endeksin düşüş trendi içerisinde hareketine devam ettiği konuşulabilir. Aynı zamanda US Doları’nın da değer kaybı...
Bu iki teknik varsayımdan sonra, endeks değerini etkileyebilecek olan temel faktörleri de göz ardı etmemek gerekir. Nisan ayının sonlarına doğru ortaya atılan, Almanya’nın kardeş ülkesi(!) Fransa’nın kredi notunun, kredi derecelendirme kuruluşları tarafından kırılabileceği spekülasyonları, Euro’nun değer kaybetmesine neden olabilir. “Sinek küçüktür ama mide bulandırır” sözü tam da bunun için söylenmiş olsa gerek. Fransa’nın bu durumu kafalarda soru işareti, kalplerde ise huzursuzluk yaratabileceği için yatırımcılar Euro’dan kaçmak için daha fazla vakit kaybetmeyebilirler. Bu senaryonun sonunda ise söylenebilecek tek cümle; “ver elini US Doları”.
** US Doları Endeksi (DXY): Amerikan Doları’nın Japon Yeni, Euro, Kanada Doları, İngiliz Sterlini, İsveç Kronu ve İsviçre Frangı gibi 6 büyük para biriminden oluşan bir döviz sepetine karşı geometrik ortalama yöntemiyle hesaplanan değerini ölçer.( http://gokalpicer.blogspot.com/search?q=dolar+endeksi )
Türk Lirası’nın durumu, bu durumun cari açığa etkileri, uygulanan politikaların geçerliliği, sorunların çözümü… bunlar son zamanların bir hayli merak uyandıran konularından. Aslında hepsi bir bütün, hepsi incelendiğinde neden sonuç ilişkilerine rahatlıkla bağlanabilecek başlıklar.
Paranın yöneticilerinin cari açığı kapatmak için uyguladıkları tüm yöntemler sürdürülebilir olmaktan çok uzakta. Aksine sadece kısmi geciktirme çabalarından da öte değil. Tüm düzen, sistemdeki paranın gevşetilmesi (çoğaltılması) üzerine kurulu. Merkez döngünün likitide desteği de kuvvetli olunca her şey iyi gidiyormuş gibi bir görüntü de rahatlıkla ortaya çıkıyor tabi ki.
Avrupa’nın içinde bulunduğu krizleri resmedenler buradan yola çıkarak Türk Lirası’nın zamanla güvenli liman olacağını söylüyorlar. Önceden de bahsettiğimiz gibi likitide destekli önlemler alındıkça TL’nin, güvenli liman olmaktan çok; değer kayıplarının büyük olacağı günlerinin geleceği söylenmesi daha gerçekçi bir yaklaşım gibi.
Türk Lirası’nın değerinin düşmesi, ihracattaki rekabet gücümüzü artırırken, İçeride yaratacağı ithalat ve borç sorunlarının büyüklükleri yadsınamaz olacaktır. Öte yandan bu durum cari açığı azaltırken, bütçe açıklarını da kontrol edilemez hale getirecektir. Hedeflenen cari açığın düşürülmesiyken, bunun gerçekleşmesi bir başarıdan öte, yapılan yanlış uygulamaların doğurduğu sonuç olacaktır.
Şimdilik her şey güllük gülistanlık gibi görünüyor. Aslında tüm bunlar kısmi geciktirme çabalarının TL’ye etkileri sadece. Tabi ki döviz kurları üzerindeki etkiyi tek başına oluşturan Türkiye değil. Kısa vadede TL değer kaybederken aynı oranda USD ve Euro’nun da kayıpları söz konusu olacaktır. Ancak uzun vadeye bakıldığında şuan ki parite fiyatlarının denge noktaları ister istemez daha yukarılara taşınacaktır.
Çok değil, bu yılın son çeyreğinde veya da diğer yılın başlarında patlak verecek bütçe açığı sorunları ve bunun nedeni olan TL değer kayıpları; şimdi resmedilen , sağlam gibi gösterilen tüm uygulamaların altlarının boş olduğunu kanıtlayacaktır. Aslında sistem yöneticilerinin biran önce geçici rahatlatmalardan kaçarak, daha sağlam para politikaları uygulamaları gerekli. Aksi taktirde Türkiye ekonomisini gerçekten de zor günler bekliyor. Umarız ki Hükümetin daha etkin ve ekonomiyi baskı altına alacak B ve C Planları vardır. Yoksa bomba patladıktan sonra, yaraları sarmak daha zor olacaktır.
Japonya’nın, Marco Polo ile başlayan Avrupa macerası, ‘Kill Bill’ filmindeki bakışları ve sert konuşmasıyla seyirciyi etkisi altına alan Hattori Hanzo’nun kılıç macerasıyla devam etti. Dünya pazarında Japonlara karşı ilk izlenim, bakır ve çelik konusunda ciddi bir rezerv ve üretimdeki başarılarıydı. Üretimdeki başarıları o kadar iyiydi ki, en keskin çeliği üretmeleri, akıllardaki silah kavramını bile değiştirdi. Sömürgeci zihniyet bu madenlere gözünü diksede, insanlarının davranışları, kültürleri ve zekaları, güçlü devlet anlayışını bu ülkelere kolay empoze etti. Sadece çevre ülkelere değil, tüm batıya etki eden sosyal yapıları, bu insanların her zaman bir adım öne gelmesini sağladı. Her ne kadar sushi ülkemizde pek revaçta olmasa da pirinç sevdaları, espri konusu olmadı değil. Çubuklarla yedikleri ve sürekli tükettikleri bu gıda maddesinin geçmişi ise, eski zamanlarda köylülerden vergi diye pirincin alınmasına kadar geri gitmekteydi. Ekonomilerinin temeli ve iklim koşulları itibariyle en çok ihraç edilen emtiaydı.
Pirinçten ziyade, standart tarih anlayışında zaferler, yenilgiler, entrika ve cesaret örnekleriyle tarih kitaplarında yerini alan bu minyon insanların kaderi, 2. Dünya Savaşı ile yeniden yazıldı. Tayvan, Kore ve Çin’ in kuzeyine, militarizmin etkisine giren siyasi iradeleriyle yaptıkları işgal hareketleri, dünyanın jandarması Amerika’yı karşılarına almalarına neden oldu. Kusursuz casusluk faaliyetleriyle ‘süper güç’ diye anılan malum ülkeye, inanılmaz bir ceza kestiler. İnsanlık suçu işleyen Amerika, intikamını çok daha fazlasıyla aldı. Fabrika ve alt yapılarının neredeyse yarısını kaybettiler. Yakın zamandan örnekleyecek olursak, Tsunami felaketindeki gibi, savaşın ardından kilitlendiler ve en baştan başladılar. İlginçtir ki yıkan Amerika, en büyük destekçisi oldu ve Japonya küllerinden yeniden doğdu. Elektrik enerjisi, kömür, demir ve çelik ile şahlandılar. 1973 petrol krizinde (Arap Birliği’nin, Kippur savaşında, Abd - İsrail müttefikliğini kınaması ve petrol ihracatını durdurması) ciddi bir yara aldılar. Bu yara öylesine derindi ki, dünya savaşından sonra bu denli bir yıkıma hazır değillerdi. O an anladıkları tek bir şey vardı. ‘Çeşitlilik’…
Yakın zamana dair en önemli oluşumları, tüm şirketlerinin ürün farklılığına gitmesi oldu. Bu stratejileri, irili ufaklı tüm firmaların, dünyanın önde gelen üreticileri olmasına neden oldu. Dayanıklı ve öncü bu mallarıyla, özellikle teknoloji alanında ekvatordan şişkin, kutuplardan baskın geoitin insanları, Japonları teknolojinin ilahı ilan ettiler. Sosyal devlet anlayışlarında, çalışan kesime sponsor olarak, bu kesimin tatillere gitmesini ve gittikleri yerlerin fotoğraflanmasını istediler. Amaçları, ülkelerin en ufak yapısal ve kültürel değişimini takip edebilmekti. Bugün, tüm inşaat ve teknoloji yapılanmasında Japonların adını duymamız bundan kaynaklıdır ki, zaten bu durum devlet yaptırımıdır. Turist olarak ülkelere giden her Japon, anavatanlarına döndüklerinde bu resimleri şirketlerine rapor olarak aktarırlar. Japonların dışında kimin aklına gelirdi ki zaten bu denli zekice bir hareket!..Pekala, Japonlar bu kadar zeki insanlar ise şu anki ekonomik durumları nasıl?..
Her zaman saygı uyandırmıştır Japonların sadakat ve düşünce yapıları. Ancak finans sektöründe bir türlü güven ortamını sağlayamamaları da her zaman dezavantajları oldu. Japon Yeni üzerinden kredi veren bankalar, müşterilerini büyük risklere attılar. Kısa vadede kazanımları olsa da, ‘mağdur kesim’ yaratmak, hiçbir kuruluş için akli bir davranış olamazdı. Olmadı da zaten. Yatırımcının Yen’e bakış açısı her anlamda değişti.
Dünya genelindeki ekonomik kriz dalgaları, diyalogun yetmediği zamanlarda oluşan savaş psikolojisi, siyasi anlaşmazlıklar ya da Tanrı’nın, insan üzerindeki doğal etkilerinin cezasını en çok hissedenlerden biri Japonya ve Japon Yeni oldu. Hem coğrafi konumundan, hem de kriz dalgalarından, her zaman etkilendi. Hattori Hanzo’ nun öğrencileri, BOJ (Bank of Japan) çatısı altında, ayakta kalmaya ve para birimlerinin değerini stabil tutmaya çalışacak; güneşin yükseldiği doğunun insanları ekonomilerine; piyasalarının yatırımcıları da, bu harika insanlara inanmaya devam edecekler…
Çağlar Tuncay
TeleTrade Antalya
Avrupa’da Yunanistan krizinin üstü kapandı derken şimdi de İspanya gündemin birinci maddesi olarak piyasaları tedirgin ediyor. İşsizliğin genelde %25, genç nüfusun da %40’larda seyrediyor olması ve hedeflenen bütçe açığının tutturulamaması her şeyi açıklamaya yetiyor. Bu da İspanya bankacılık sisteminin Avrupa Merkez Bankasının fonlamasına ne kadar alışık olduğunu ve bu konuda tembellik yaptığını gösteriyor. Citibank ekonomisti William Butler ‘ın yaptığı açıklama İspanya ekonomisinin 2012’de %3.7 daralacağı yönünde. İtalya Başbakanı Monti’nin de İspanya’nın Avrupa ekonomisini tehdit etmesini belirtmesi, bu senaryoyu destekler nitelikte. İtalya’nın durumu çok mu iyi? Hayır değil ama belli ki İtalya komşusunu Avrupa’nın günah keçisi yapmak istiyor.
Krizlerde kıstas ödemeler dengesidir. 1997’de Güney Kore ve Tayland’da, 1998’de Brezilya’da ve 2001’de Türkiye’de olan krizler aslında bir ödemeler dengesi krizidir. Bu ülkeler özel sektör kreditörleri tarafından kabul edilen dış borcun maksimum seviyesine ulaştığında bir yerden sonra artık dış borçlarını finanse edemeyecek hale geleceklerdir. Herhangi bir kurtarma planı devreye sokulmadığı taktirde artık o ülke için temerrüt riski doğacaktır.
Türkiye örneğine bakıldığında ülkemizin kronikleşmiş bir enflasyon ve cari açık sorunuyla mücadele ettiği görülüyor. 2001’de dış borç birikiminin temel nedeni kriz öncesindeki dış açıklardır. Faiz oranlarının yükselmesiyle birlikte döviz rezervlerinin azaldığını ve sermaye çıkışlarının olması da krizi tetikleyen şeylerden biriydi. Ve bunların sonucu olarak Türk Lirası iyice hassaslaşarak değer kaybetmeye başladı. 2001 yılından bu yana geçen süreçte ekonominin iyileşmesi, rekabet gücünün ve şirket verimliliklerinin artırılmasıyla gerçekleşti. Türk Lirası’na olan güvenin ve değerinin korunabileceğine ilişkin düşünceler Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın bu yılın Ocak ayında yaptığı konuşmayla netleşti. TCMB Başkanı Erdem Başçı’nın Bursa’da “Para Politikaları” konulu verdiği konferansta 2012’de TL’ye yatırım yapanların kazanacağını, bu yıl TL’nin değer kazanmasına izin vereceklerini ve dünyanın en çok değerlenen para birimlerinden biri olacağını söylemişti. Geçen 4 aylık zaman dilimine bakıldığında olanlar sayın başkanımızın söylediklerini destekler nitelikte. Euro’ya baktığımızda 2012’nin başında yapılan bu konuşmanın da etkisiyle TL karşısında değer kaybettiğini söyleyebiliriz. EURTRY paritesi grafiğine teknik açıdan bakıldığında fiyatın 2.45 seviyelerinden 1 ay boyunca düşüş yaparak 2.30 seviyesine kadar düştüğünü görebiliyoruz. Burada Euro’daki düşüşün, Erdem Başçı’nın TL’yi destekler bir politika izlemesinin ve o dönemde Yunanistan meselesinin Avrupa’yı çıkmaza sürüklemesinin etkisinin olduğu söylenebilir. Fiyatın o dönemde 1.30 seviyelerinden daha fazla düşememesinin sebebi ise 2010 yılının son döneminde başlayan hızlı yükselişin oluşturduğu trendi test etmesidir. O dönemde o seviyelerden geçen bir trendin olmadığı düşünülürse fiyatın daha da aşağı inebileceğini söylemek mümkündü. Avrupa’nın Yunanistan’ı fonlama konusunda çözüm oluşturmaya karar verilmesi, Euro’nun tekrar değer kazanmasına neden oldu. Şu an ise EURTRY paritesi grafikte de gösterdiğim gibi yükseliş ve düşüş trendleri arasında sıkışmaya doğru ilerlemekte. Fiyatın sıkışmaya gitmesi demek bir süre sonra fiyatın aşağı veya yukarı doğru patlamaya gidiyor olması demektir. Fiyatın piyasalardaki olumlu gelişmeler sonucu aşağı yönlü hareketi halinde bahsettiğimiz 2010 yılından itibaren süregelen yükseliş trendini kırdıktan sonra 2.33 seviyesine gelmesi beklenebilir. Fiyatın bu seviyeyi de kırarak düşüşüne devam etmesi halinde 2.30 desteğinde bir engel bulması muhtemeldir. Aksi bir senaryoda yani fiyatın yukarı yönlü hareketinin söz konusu olduğu durumlarda ise yoluna devam edebilmesi için ilk olarak 2.36 direncini yukarı yönlü kırması gerekir. Ve tabi burada Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın da TL’nin değeriyle alakalı politikası fiyatın yönünü belirleyecek. Eğer TL’nin değer kaybetmesine izin verilirse, fiyatın 2.38 direncine dayanması beklenebilir. Daha fazla yükselmesi için grafikte de gördüğümüz geçen yılın Kasım ayından itibaren süregelen düşüş trendini kırması gerekir. Bu trendin kırılmasıyla fiyatın tekrar 2.41’leri bulması hiçte zor olmayacaktır.
Peki fiyat hangi yöne doğru patlayacak? Onu ilerleyen günlerdeki global gelişmeler belirleyecek. Son 1 aydır piyasaların kulak kabarttığı taraf İspanya oldu. Fiyatın yönünü, Avrupa’nın, Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) ve TCMB’nın izlediği politika belirleyecek. İspanya’ya ilişkin endişeler devam eder ve buna paralel olarak durumun iyileştirilmesine yönelik herhangi bir çözüm bulunamazsa fiyatın aşağı yönlü patlayacağı söylenebilir. Lakin fiyatın yönü yukarı olursa o zaman da fiyatın yönünü belirleyici etken büyük ölçüde TCMB olacaktır.
Avrupa’daki kriz duruldu, kötüleşiyor, onarılıyor, aksaklıklara yol açıyor; derken son zamanların en çok konuşulan, konuşuldukça da para piyasalarını etkileyen konularından oldu. Peki ya bu kriz gerçekten neleri etkiledi? Ve hangi ülkelerde derin yaralara sebebiyet verdi?
Bu soruların cevaplarını bulmak için ilk önce krizin temeline inmek gerekli. Adı üstünde borç krizi olan bu hadisenin, Birliğin oluşmasından sonra ortak tek bir para biriminin tercih edilmesiyle temelleri inşa edilmeye başlandı. Avrupa’nın bir çok ülkesi için pahalı olan Euro, yıllar geçtikçe AB’nin tembel ülkelerinin borç kamburunun büyümesine neden oldu. İlk zamanlar çok matah bir şeymiş gibi algılanan parada ortaklık, aslında güçlü Avrupa Ülkelerinin de ekonomik faaliyetlerini engelliyordu. Değeri yüksek bir paranın sisteme girmesiyle AB içerisinde fiyatların reel olarak pahalılaştığı görüldü. Bu durum hem halkın alım gücünü zayıflatıyordu, hem de ticari faaliyet yapmak isteyen girişimcilerin önüne engel oluyordu. Git gide ekonomik faaliyetler zayıflarken, Avrupa’nın da geçiminin sağlanması için para gerekliydi. Sonuç olarak bu durum birike birike borç dağlarını oluşturdu.
Her ne kadar krizden büyük ölçüde etkilenen ülkelerin Yunanistan, İspanya, İtalya olduğu söylense de bu zor durumun kökleri daha ilerilere çoktan ulaştı. Bu ülkelerin görünen yüz olmalarındaki tek sebep ise Akdeniz Bölgesinde bulunmaları idi. Dünya üzerinde herkesin de bildiği gibi, Akdeniz coğrafyası insanının tembelliği borç krizinin de elle tutulur en önemli sebebi oldu. Bir kaç ülke daha patlak verdiğinde; Almanya, Fransa gibi güçlü ekonomilerinde zor durumda kalacakları görülecektir. Kriz takvimi ilerledikçe Avrupa’nın kaleleri bir bir düşecektir. Peki Avrupa’nın zor durumda olmasına rağmen Euro, Sterlin’in değeri neden belirli aralıklarda, gereğinden fazla artıyor?
Bunun nedenini çok kolay bir anlatımla açıklamak mümkün aslında. Krizden arınmanın en önemli yolu, önceden de söylediğimiz gibi ticari faaliyetlerin, ekonominin canlı tutulmasından geçiyor. Avrupa’nın likit olarak Euro’ya ihtiyacı var. Naktin temin edilebilmesi için , kıta genelinde USD satışlarına gidiliyor. Bu satışlar ise krizin her patlak vermesiyle paritelerin yükselmelerine neden oluyor. Daha sonra elde edilen nakit banknotlar borçların ödenmesinde kullanılınca, pariteler de başlangıç seviyelerinin altına tekrar iniyorlar.
Avrupa’daki kriz ne boyutlarda olursa olsun pariteler dengelerini korumaya devam edecektir. Denge denilen şey iki para biriminin değerlerinin oranı olduğu için, farklı seviyeler arası da olsa genel olarak aynı miktarlarda iniş çıkış fiyat hareketleri görülecektir. Yatırım aracı olarak Forex’i tercih edenlerin, kriz senaryolarına çok fazla itimat etmemeleri, kısa vade teknik analizlerini daha sıkı tutmaları, kendilerine yüksek kârlar sağlayacaktır. Kısaca Avrupa kötü durumda ise Euro’da, Sterlin’de satışlar olmalı düşünceleri bir tarafa; fiyatın ne zaman destek ne zaman direnç bulacağı konuları daha önem arz etmektedir. Bunu bilerek işlem yapan traderlar ise, piyasa spekülatörlerine aldanmayıp kendi analizlerini rahatça yapacaklardır.
Kriz gündemi ilerledikçe, temel analizden yavaş yavaş arınan, teknik analizin güçlü olduğu günler yaşanıyor. Bakalım gelecek için çizilen felaket senaryoları parayı etkileyebilecek mi? Bunu izlemek gerçekten keyifli olacak !
Yaşanılan ekonomik kriz Avrupa’nın yakasını bırakmayarak başına olmadık işler açıyor. Yunanistan’ın durumu kesinleşmeden İspanya’dan gelen olumsuz haberler Euro bölgesini sıkıntıya sokuyor. Battı batacak gözüyle bakılan Avrupa’da gözler şimdi de İspanya’ya çevrildi.
Kriz Avrupa’da bulaşıcı bir hastalık gibi ülke ülke sıçramaya devam ederken, durumun ne olacağını kimse kestiremiyor. Yunanistan’dan sonra “İtalya mı? Fransa mı?” derken, İspanya tehlike sinyallerini yaktı. Tarihinin en ağır ekonomik önlemlerini alan İspanya, kamu harcamalarında 27 milyar Euro’luk kesintiye gittiğini bildirdi. Ülke borcunun GSMH’nin %78’ine ulaştığı ve geçen yıllara nazaran %11 arttığı görülüyor. İşsizlik rakamlarının %50 ile rekor seviyelere ulaştığı ve buna bağlı olarak ciddi derecede kemer sıkma politikalarını izlediğini görüyoruz. Bu rakamlar, ülke bütçesinin uygun bir şekilde kullanılmayıp, gereksiz kaynaklara ayrıldığını ve kriz için daha sıkı tedbirlerin ele alınmadığı sonucunu çıkartabiliriz. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s ise İspanya’nın bütçe açığını kapatması için olağanüstü bir çaba harcaması gerektiğini vurgulamıştı. Bu önerileri göz önünde bulundurmayan veya yanlış politika uygulamalarına giden İspanya’nın ileriki zamanlarda ciddi ekonomik problemlerle karşılaşacağı öngörülüyor.
Ülke ekonomik bunalımlar içerisinde erken seçimlere gitti ve yönetime geçen iktidarın hedeflerini 2012 yılı sonu itibariyle kamu açığını 4,4’e indirmeyi hedeflediklerini belirtti. Alınan önlemlerin içerisinde asgari ücretin sabit kalacağı, gelir vergisinde artış olacağı, haftalık çalışma saatlerinin artırılacağı, eğitim ve sağlık sektörleri dışındaki her kamu sektöründe mali yönden artışları ve yükselmeleri geçici olarak dondurmayı hedefledikleri duyurmuştu. İspanya hükümetinin alması gereken ekonomik önlemler veya gerekli koşullarda masaya koyacağı bir “B” planı olacağını düşünmediğim için bu ekonomik bunalımlardan kolay kolay kurtulacağına inanmıyorum. Alınan tedbirler, uygulamaya konulan yasalar ve kemer sıkma politikaları bir süre daha Euro Bölgesine ciddi hasarlar vermeye devam edecektir.
İspanya için ne yapılabilir? Bu soruyu aslında sadece İspanya için değil diğer Avrupa ülkeleri için sormak daha doğru olur. Yunanistan ve İspanya için alınan ve uygulamaya konulan devlet politikaları uzun bir süreyi kapsadığı için geçici ve günlük planlardan kaçınılmalıdır. Bunun ardından Avrupa Merkez Bankası’nın ülkeler arası para istikrarını sağlayarak rekabeti dengelemeli ve Avrupa’da para birliğinin devamı sürdürmek için uygun ortamın yaratılması ve ülkeler arası güvenin olumlu yönde tutması gerekir. Ayrıca İspanya ve diğer Avrupa ülkeleri için borçlanma maliyetlerini en aza indirerek, krizi ülke ülke değil de tek bir çatı altında birleştirip bir bütün olarak ele alınması gerekir. Böylece kriz ile karşı karşıya kalan İspanya ve diğer Avrupa ülkelerinin sırtındaki yük bir nebze hafiflemiş olunur.
Akıllarda şimdi bir soru işareti var. Yunanistan ve İspanya bu hastalığa tamamen bulaşmış durumda. Sırada hangi ülke bu bulaşıcı hastalığa yakalanacak merak ediyorum. Kesin olan şu ki ekonomik kriz Avrupa ülkelerine hiç rahat vermeyecektir.
Yıllardır zirveye oynayan ABD ekonomisinin en güçlü rakibi Çin ekonomisinde önlenemeyen yükselişe dair küresel ekonomide moralleri bozan haberler gözlenmekte.Geçtiğimiz on yıl içerisinde iyi bir performans sergileyen Çin'de bankalardaki riskli kredilerde artışların görülmesi,emlak piyasasındaki yavaşlamalar,üretim merkezleri olan fabrikalardaki siparişlerin azalması beraberinde işten çıkarmaların hızlanması ekonomi üzerindeki baskıları arttırmakta.
Bütün bu olumsuz gelişmeler Çin hükümetinin büyüme tahminlerini %8'den %7,5'a revize edilmesine neden olurken Çin'in dünyanın en büyük ekonomisi olma yolunda sağlam bir şekilde attığı adımların izleri refah dolu yaşamın her alanında ve sektöründe hissedilmekte.Hükümetin bu olumsuzlukları çözmek adına büyük çapta strateji değişliğine gitmesi olası bir krizin yaşanması ihtimaline karşın alınmış en önemli kararlardan birisidir.Teşvik politikası ve ihracattan elde edilen para sayesinde büyüme hızı yıllardır rekor düzeylerde yüksek seyrederken sağlıksız büyümenin negatif etkileri ve doyum noktasına ulaşılmasından dolayı %7,5'lik bir büyüme hedefinin bile aslında iyimser bir rakam olduğunu söyleyebiliriz.Ekonomik kalkınmanın candamarını ise fabrikalar oluşturmakta.Dünyaya ucuz ürünler satılırken ülke içerisindede istihdam yaratılmaya devam edilmekte.Ancak ülke dışında talebin azalması en büyük ticaret ortağı sayılan Avrupa Birliği ülkelerinde yaşanan mali krizin derinliği Çin'in dış ticaret hacminde hissedilir bir azalma yaşanırken buna ek olarak işci maliyetlerinin artmasıyla fabrikalar faaliyetlerini daraltmakta ve kemer sıkma politikası uygulamaktadır.Fabrikalarda son beş yıl içerisinde saat ücretleri üç kat kadar artmıştır bu da fabrika siparişlerinin Kamboçya,Hindistan,Vietnam gibi işcilik ücretlerinin daha ucuz olduğu ülkelere kaptırılmasına sebep olmuştur.Hükümetin enflasyonu kontrol altına alma çabası, emlak piyasasında aşırı değerlenme ve yüksek enflasyon kaygıları ekonominin yavaşlaması gerektiğini görüşlerini güçlendiriyor.
İhracattaki artış ve dev altyapı yatırımları geçtiğimiz on yıl içersinde Çin ekonomisinin çift haneli büyüme rakamlarına ulaşmasını sağlamıştır.Fakat imalat sektörünün zor günler geçirmesi,ana büyüme motorlarından inşaat sektörününde bu kervana katılması emlak piyasasının üstünde kara bulutların dolaşmasına yol açmaktadır.Bu gelişmeler ışığında Çin Hükümeti ve Merkez Bankası yabancı yatırımların artması,daha kararlı enflasyon hedefi, parasal teşvikler gibi ek önlemler alarak bir yıl içerisinde yüksek büyüme rakamlarına ulaşmaktansa sürdürülebilir kalkınma hedefiyle ilerlemesi halinde 2020 yılı içerisinde zirveye oynayacaktır.
2011’i kazançla uğurlayan ve 2012’ye hızlı bir başlangıç yapan petrol yükselişine kaldığı yerden devam ediyor. Yılın ilk çeyreğinde, Jeopolitik risk karşısında direnemeyen petrol sert çıkış yakaladı. Petrol fiyatlarındaki artış, global ekonominin kırılganlığını arttırıyor ve küresel ekonomide istikrarı tehdit ediyor.
Petrol, İran'ın nükleer programı nedeniyle Batı'dan gördüğü yaptırımların sıkılaştırılmasından dolayı yükseliyor. ABD, İran'ın nükleer programını silah kullanmaya göre ayarladığı konusundaki endişeleri gidermediği sürece İsrail ile birleşerek ülkeye saldırabileceklerini açıklamasında bulunuyor. ABD Başkanı Obama, “nükleer silah yapması durumunda İran'a saldırı düzenleneceği konusunda blöf yapmadığını” ve “İran ve İsrail'in yaptırım ve diplomasinin yanı sıra "askeri operasyonun" da çözüm seçenekleri arasında bulunduğunu anlamaları gerektiğini” belirtmesi ABD ham petrolünün varil fiyatını 110,55 dolara kadara sıçratmıştı. Petrol ile beraber aşırı yükselenler grubuna baktığınızda artan silahlanma ile demir, çelik, kurşun ve bakırın fiyatların da aşırı arttığı gözlenmekte. Ayrıca, ABD 2009'da 2,5 milyar dolar olan İsrail'e askeri desteğinin bu yıl 3,1 milyar dolara çıkardı. Bu durum, Askeri destek ve silahlanmanın artması savaşa hazırlık mı? Savaş yakın tarihlerde kapıda mı? Sorusunu akıllara getiriyor. Ortadoğu'da yaşanan siyasi gerilim İran ve İsrail arasında oluşan savaş riskini neredeyse kaçınılmaz duruma düşürdü. Mart sonunda, İsrail Başbakanı Netanyahu ve ABD Başkanı Obama yaptığı görüşmesinin ardından İran'a olası bir saldırı yapabilecekleri fikrinden vazgeçme sinyali vermedi.
Batılı ülkeler İran aleyhine projeler geliştirmeye devam ediyor. Ancak, Avrupa Birliği'nin İran'ın ham petrol’üne yaptırım kararının ardından İran’a destek veren ülkelerin sayısı her geçen gün artıyor. Çin ve Rusya'nın başını çektiği Hindistan'ın da destek verdiği ülkeler grubuna, petrol üretici ülkelerden Venezüella ve Ekvator'un da dahil olması süreci yeni bir boyuta taşıyor. İran'a petrol yaptırımlarına Çin ve Rusya'nın karşı olduğu sürece Venezüella'nın da katılmasının petrol arzını sıkıntıya sokar, dolayısıyla petrol fiyatlarında rekor seviyelere taşıyabilir. Jeopolitik risk petrolü beslemeye devam ediyor; İran ve Batılı ülkeler arasında yaşanan nükleer gerilimden dolayı 2012 yılı başından beri Brent petrol % 19 artış kaydetti ve İran'ın küresel petrol rezervlerinin % 54'üne sahip olmasından ötürü, fiyat artışları ABD'de tüketici harcamalarını ve ekonomik toparlanmayı tehdit eder nitelikte. İsrail’de özel yetkili bir kabinenin ilk kez İran’a atak konusunda olumlu yönde oy kullandığının internet sitelerinde duyurulmasının ardından petrol alımlarını hızlandı. Petrolde yaşanan aşırı artışa seyirci kalamayan Suudi Arabistan üretimin % 25 artırılabileceği ve fiyatın adil seviyenin üstünde olması gerektiğini açıkladı. Suudi Arabistan’ın petrol arzını artırabileceği konusunda açıklama getirmesi ve geçtiğimiz günlerde, Japonya, İngiltere, Fransa ve ABD’nin artan petrol fiyatlarının etkisiyle elindeki rezervlerini açacaklarını açıklaması petrolün rahatlamasına ve %0.8 oranında değer kaybetmesine neden olmuştu. Artan petrol fiyatları küresel ekonomiyi tehdit ettiğinden dolayı Fransa, ABD ve Avrupa Birliği'nin İran'a yaptırımlarını artırmasının da petrol fiyatlarına daha fazla baskı yapması beklenildiği haberleri geldi. Üç yılın en yüksek seviyesi üzerinden seyreden fiyatlardaki artışı sonlandırmak için ülkelerin acil durum petrol rezervlerinin açılması konusunda anlaşmaya yaklaştığını bildirdi. Ancak, İran, nükleer enerji faaliyetlerinin planlandığı gibi devam edeceğini ve uranyum zenginleştirme işleminin askıya alınmasının söz konusu olmadığını sürekli niteliyor. İran’dan gelen açıklamaya göre; BM, ABD ve AB'nin İran'a yönelik yaptırımların hiçbir etkisi olmadığı ve nükleer enerji faaliyetlerini hala sürdürmeye kararlı olduklarını belirtti.
Tansiyonların artmasıyla petrolde tekrar yükselişler gözlenebilir. Sürdürülebilir ekonomik kalkınma için, kesintisiz bir enerji kaynağı gereklidir. Geçmişe dönüp bakıldığında petrol rezervleri üzerinde hâkimiyet kurmak için askeri güç kullanıldığı, birçok çatışma ve savaşın çıktığı görülmüştür, günümüzde de görülmeye devam etmektedir nitekim, bugün Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler savaşa yol açabilir, keza bekleniyor olması ya da konuşulması bile ciddi oranlarda petrol fiyatlarını yükseltmektedir. Petrol fiyatları, dünya ve ülke ekonomik performansı açısından önemli göstergelerden biridir. Doğal olarak, petrol fiyatlarındaki artış ne kadar fazla ve uzun süreli ise, makroekonomi üzerindeki etki de o kadar büyük olmaktadır. İran belirsizliğinin ortadan kalkması gerekmekte. İran'a uygulanan yaptırımların devam etmesi ciddi ekonomik hasarlara neden olmaktadır ki, yapılan her türlü baskıya rağmen İran'ın nükleer programını sürdürmekte kararlı.
Petrol fiyatlarındaki artış küresel ekonomide kırılganlığı artırıyor, bununla birlikte yükselen petrol fiyatları enflasyon riskini beraberinde getiriyor. Petrolün rekor seviyelere tırmanması borç kriziyle uğraşan Avrupa'daki büyümeyi riske atıyor. Avrupa Merkez Bankası Başkanı Draghi konuşmasında,” enflasyonun bu yıl % 2'yi aşacağını, petrol fiyatlarının yükselmesi nedeniyle yakın vadede aşağı yönlü risklerin devam edeceğini” konusunda açıklama getirdi. Orta vadede, enerji fiyatlarındaki yukarı yönlü riskler daha fazla devam edebilir ve enflasyonu arttırabilir. Euro Bölgesi satın alma yöneticileri endeksi (PMI), Şubat ayı 49,3’ten Mart ayında 48,7’ye geriledi. PMI Endeksi, Avrupa'daki ekonomilerin güçsüzleştiğini gösteriyor.
Petrol piyasasında arz ve talep arasında hassas bir denge vardır. Dünya petrol tüketiminde OECD grubu ülkeleri içinde yer alan ve dünyanın en büyük petrol tüketicisi olan ABD’nin petrol stoklarının azalmasına dair endişeler ve İran'ın petrol akışını yavaşlatabileceği konusunda baskı yaratması, küresel arzın riske gireceği endişesi ile jeopolitik sebeplerle arz sıkıntısını fiyatlayan ABD tipi ham petrol varil başına 103 Dolar’ın ve Brent petrol 122 Dolar’ın üzerine çıkmasında etkin rol oynamıştır. İran'da yaşanacak herhangi bir üretim aksaklığının, dünyadaki petrol dengesinde büyük bir bozulmaya yol açabilir. Petrol fiyatlarında yaşanan dalgalanmaların bir diğer nedeni, FED’in geçtiğimiz ay piyasalara damgasını vurması oldu. 2012 Mart ayında 9 kez konuşma yapan FED başkanı Bernanke petrol fiyatları üzerinde etkin rol oynadı. Öncelikle enflasyonu engellemek ve büyümeyi teşvik etmek amacıyla QE3 parasal genişleme programına dair somut sinyaller vererek petrol talebini arttırmıştı. Daha sonrasında FED’in büyümenin devam edeceğine dair yeşil ışık yakması petrol kayıplarını kuzey yönüne çevirmişti. FOMC faiz toplantısından sonra, FED “ham petrol ve akaryakıt fiyatlarının son zamanlarda yükselmesine rağmen enflasyon oranının son aylarda düşük kaldığını, enerji fiyatlarındaki yükselişin geçici olarak enflasyonu artırabileceğini, ancak uzun vadeli enflasyon beklentilerinin istikrarlı kalacağını” belirtmişti. Bu ay, ABD tüketici güveni verisiyle beraber açıklanan ABD sanayi üretimi ise beklenenden kötü geldi. Petrol fiyat artışları ABD'de tüketici harcamalarını ve ekonomik toparlanmayı tehdit eder nitelikte! Bunun üzerine FED Başkanı Ben Bernanke ekonominin hala yardıma ihtiyacı olduğunu söylerken yeni tur varlık alımıyla ilgili yorum yapması ardından petrol %0,7 oranında değer kaybetmesine neden oldu. Kendi içerisinde çelişen FED petrol fiyatları üzerinde sert iniş ve çıkışlar yaşattı. Son günlerde, Bernanke daha fazla iyileşme ve büyüme için gevşek para politikasının devam ettirilmesinin gerektiğini belirtiyor . Aynı zamanda, ABD'de işsizlik oranının çok yüksek kalmaya devam etmekte; bu durum, ekonomik toparlanmanın sağlamlaşmadığını ifade ediyor. Son olarak, petrol 13 Mart tarihli FED toplantısının tutanakları şokuyla sarsıldı ve % 4 oranında değer kaybı eklenerek, şubat sonu gördüğü en dip seviye olan 103,06 dolar oldu. FED’in ilave parasal genişlemeye gidemeyeceği endişesi piyasalarda panik havası yaşatıyor. Ekonomik genişlemede durgunluk yaşanmazsa ya da fiyatlar % 2 hedefinin altında artış göstermezse, parasal genişlemeye artırma konusunu askıya alındığını gösterdi.
Dünyanın en büyük ikinci petrol tüketicisi olan Çin ekonomisine baktığımızda ise Çin'de imalat verisi bir yılın yükseğinde açıklandı Şubat ayındaki seviyesi olan 51'den Mart ayında 53,1'e yükseldi. Veri sonrası Çin ekonomisinin iyileştiğine dair sinyallerle petrol fiyatları yeşile büründü.Dünyanın en büyük ikinci petrol üreticisi olan İran, Çin-Hindistan-Güney Kore-Japonya-İtalya gibi ülkelere petrol ihracı yapmaktadır. Hızla büyüyen Çin ve Hindistan daha fazla petrole ihtiyaç duymaktadır. Rusya ve Çin, batılı güçlerin İran’a yaptırım uygulamasına karşı çıkmaktadır. İran karşılık olarak, askeri tatbikatlar düzenlemektedir.
Petrol fiyatları bugün hala yüksek ve küresel ekonominin toparlanmasında olumsuz etki yaratmakta. Uluslararası piyasalarda petrol fiyatları, 2010 yılında % 15 yükseldikten sonra 2011 % 8,7 yükseldi 2012 yılın ilk çeyreğinde ise % 2,1 oranında artış kaydetti. Önümüzdeki aylarda bu seviyenin de üzerine çıkacağı beklentisi, küresel olarak ciddi endişeler yaratmaktadır.
Yılın ilk çeyreğinden itibaren sıkışan bir piyasa var ve bu durum yukarıda açıkladığımız makro sebeplerden dolayı piyasaları şaşırtmıyor. Siyah inci tepki satışlarına devam edecek mi? Kısa vadeli bu düşüşler devam ederse hangi seviyeye kadar geri çekilme yaşanabilir? Uzun vadeli petrol fiyatları yükselir mi yoksa düşer mi? Bu soruların hepsini teknik analizde incelediğimizde Nisan ayının ilk haftası ABD tipi ham petrol 103,06 ile 107,87 seviyeleri arasında seyir ederken, Brent tipi petrol ise 121,42 ile 126,23 seviyelerinde. ABD tipi ham Petrol fiyatı 107,80 direnç seviyesinden başlattığı tepki satışlarına kısa vadeli baktığımızda yatay kanalın kırılmasına neden oldu. Bu durumda sert satışların fazla olabileceği görüntüsü gelse de hala daha ham petrol fiyatlarında uzun vadeli yükseliş beklentimizin devam ettiğini söyleyebiliriz. Uzun vadeli yükseliş trendinin destek noktası ve Fibonacci Expansion 38,2 seviyesiyle çakışan kuvvetli 103,06 desteğine dayanan paritede bu noktadan destek alıp kuzey yönlü bir sıçrama gözlenebilir. Bu görünüm 104,70 - 106,00 üstü seviyelerde hacimli alımlar için ipucu verir nitelikte. Uzun vadeli yükseliş trendinin destek noktası ve sıkışma bölgesinde talebin arzı karşıladığı bölge ise Fibonacci Expansion %38,2 (103,06 $/varil) bölgesi ve Fibonacci Expansion %61,8 (107,80 $/varil) seviyelerini test edebilir. Beklentimiz ham petrol fiyatlarında kanalın üst noktası olan ve aynı zamanda FE 61,8 düzeltme seviyesi olan 109,94 seviyesine kadar yükselişlerin gerçekleşmesidir. Günlük grafikte incelediğimiz ham petrol 100 günlük üssel hareketli ortalama olan 103,06 desteği uzun vadeli yükseliş beklentimizin devam ettiği en önemli seviyedir. Petrol fiyatlarının bu destek üzerinde yükselişlerine devam edeceğini ve yeni rekor seviyeleri test edeceğini söyleyebiliriz. Kademeli bir şekilde yukarı doğru hareket eden siyah inci de ilerleyen zamanlarda 109,94 direnci üzerine çıkıp yeni rekor seviyelerinin test edileceğini teknik olarak söyleyebiliriz.

COT raporlarındaki Büyük Spekülatörler (Large Speculators) ve Küçük Spekülatörlerin (Small Speculators) alımlarının artması, iyiye giden (gitmesi yönünde beklenti oluşturulan) NY Borsası, global siyasi istikrarsızlık görünümü; 126,23 seviyesini önemli kılıyor. Bu seviyenin kırılımı 129,17 direncini hedef göstermekte.

Brent tipi petrol paritesini teknik açıdan incelediğimizde, Fibonacci Expansion ile elde edilen ilk (FE100) projeksiyon seviyesi 121,42 $/varil, bu bölgenin 2008 rallisinde ve devamındaki kriz satışlarında destek/direnç olarak kullanıldığı görülebilir. İkinci önemli 129,17 $/varil seviyesidir. Bu seviyeleri arasında sıkışan Brent tipi petrol 129,7 direncinin kırılımıyla projeksiyon bölgesi (FE161,8) ile elde edilen 129,19 seviyesine tırmanış yaşanabilir. Temel olarak İsrail, ABD, AB ve İran arasında özellikle İran’ın petrol ile ilgili yapmış olduğu gelişmeler ilerleyen zamanlarda Orta Doğu’da yaşanılacak hararetli günlerin oluşacağını da göstermektedir. Mayıs ayından itibaren herhangi bir savaş planının da olabileceği ihtimalini de göz önünde bulundurursak yaşanılacak bu tür endişelerin petrol fiyatlarının tavan fiyat olmasını sağlayabilir. Bu yüzden de güncel gelişmeleri dikkatle takip etmek gerekmektedir.

Uluslararası para piyasaları en çalkantılı dönemlerinden birisini yaşıyor. Global ekonominin sac ayağını oluşturan ülkelerden gelen haberler, gündemi bir hayli meşgul ederek; finans piyasası yatırımcılarının risk iştahlarını kabartıyor. EURUSD ‘nin seyri küçük büyük tüm piyasa kullanıcılarının en merak ettiği soruların başında geliyor. Biz de bu sorunun yanıtını aramak için önce temel analiz yöntemini kullanalım.
EURUSD paritesi, iki tarafından da gelen yoğun haber akışlarıyla kendisine bir denge fiyatı bulmaya çalışıyor. Avrupa’ya baktığımızda, kasalarında büyük bir borç krizinin olduğunu görüyoruz. Borcun en büyük nedenlerinden birisi olan Yunanistan’ın, temerrüte düşmemesi için tüm güçlü ekonomiler kısmen de olsa yardım ediyorlar. Amerika uzun aralarla da olsa piyasa aktivitasyonunu sağlamak için sisteme USD nakletmeye devam ediyor. Bu durum Dolar’ın değerini azaltırken Euro’nun USD karşısında büyümesine neden oluyor. Öte yandan geçmiş zamanın yatırımcılarının güvenli liman olarak tabir ettiği Altın’dan kaçışlar, şimdiki güvenli liman USD’ye oluyor. Bu durum paritede satışları getirebiliyor. Her iki yönlü baktığımızda ise EURUSD paritesini tahmin edilebilirlikten uzaklaştırarak büyük çaplı bir bantta yataya mahkum ediyor.
Mart Ayı’nın başlarının en önemli konusu Yunanistan borç takasının gerçekleşip gerçekleşmeyeceği idi. Sonuç olarak katılım beklenenden de yüksek oldu. Takas haberleri yayılmadan önce, beklentiler parite de yükselişlere neden olurken, sonuç belli olunca tekrar değer kayıpları yaşandı. EURUSD’nin Avrupa tarafı şuanda sakin görünüyor. Tabi ki bunun en büyük nedeni, komşu için yapılan borç affı. Ancak çözümlerin geçici olduğu fikri şimdiden tüm yatırımcıların aklını karıştırıyor. İlerleyen dönemde krizin çözülüp çözülemediği daha anlaşılır hale gelecektir. Avrupa’nın tekrar sıkıntıya girmesi, Euro’ya olan güveni ise sarsacaktır. Bu durumda parite de şuan bulunulan seviyelerin daha da altları beklenebilir. Yine de çok karamsar olmamak lazım. Çünkü unutmayalım ki parite çift yönlü bir yatırım aracı ve dengede kalması herkes tarafından istenen bir durum. Olası fiyat düşüşlerinde, Amerika Merkez Bankası(FED)’nın USD’ye müdahale etmesi beklenebilir. Kısacası, EURUSD’de satışlar olabileceği gibi alışlar da olacaktır.
Teknik olarak incelediğimizde; EURUSD paritesinin günlük periyotta bir süredir düştüğünü görüyoruz. Daha kısa vadede bakıldığında ise bir yükseliş trendi karşımıza çıkıyor. Fiyat bu iki trend arasında sıkışmış durumda. Taraflardan birisinin güçlü gelmesi halinde, kazananın tarafına hacimli bir hareket olabilir. Burada olabilecek hareketi çift yönlü değerlendirip, destek direnç seviyelerini belirlemek faydalı olacaktır. Sıkışmanın neden olacağı patlama, alımları güçlendirecek olursa ilk olarak geçilebilecek seviye 1,3295 olacaktır. Devamında ise 1,3385 direncine yönelim söz konusu olabilir. Aksi senaryo düşünüldüğünde ise, satış mumları ile birlikte 1,3090 ve 1,3000 destekleri sınanabilir. 1,3000 aynı zamanda psikolojik de bir seviyedir. Bu seviye kırılırsa, fiyatın bir süre yukarılara çıkması beklenmeyebilir.
Kaldıraçlı sistemin en hacimli paritelerinden birisi olan EURUSD’da işler şuanda sakin gibi görünse de ilerleyen dönemlerde tekrar tekrar karışacaktır. Olması beklenen hareketlerde çizilen seviyelerin kırılmaları, dikkatli incelenirse bu durum kârlı işlemleri de beraberinde getirecektir. Herkese şimdiden bol kazançlar...
Bir zamanlar Osmanlı Devleti egemenliğinde olan Hırvatistan, Slovenya ile müttefik olup Sırplara karşı çatışmış ve çok kısa zaman öncesine kadar sağladığı barış ortamında, radikal kararlar alarak AB’nin kalbini fethetmişti. Yalnızca 5 milyon nüfuslu olan ülke, arkasına, halkının %44 oy kullanım potansiyeli gibi yüksek(!) bir katılım desteğini alarak, AB’nin yeni üyesi olmaya hazırlanıyor. Asıl çelişki bu referandumdan hayır çıkması durumunda hükümetin tekrar referanduma gitmeyi planlamasıydı. Neyse ki Hırvatlar başkanlarını yormadılar ve ilk referandumda sonuca ulaştılar. Şampanyalar eşliğinde açıklamada bulunan devlet başkanları Ivo Josipovic ise birlikten oldukça umutluydu. Ülkesinin beklentilerinin çok fazla olduğu yönündeki talepkar tavrını da ilk konuşmasında esirgemekten kaçınmadı. Türkiye ile aynı anda müzakerelere başlayan Hırvatların, bu başarısının yanında her zamanki gibi Türkiye’nin üyeliği bir muallak. Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış ‘Ne Avrupa’nın Türkiye’ye, ne de Türkiye’nin Avrupa’ya hayır deme lüksü var’ diyerek, Türkiye’nin bu yoldaki kararlılığını gözler önüne serse bile, Başbakan Erdoğan’ın ‘Bizim onlara değil onların bize ihtiyacı var’ açıklaması gelinen son noktayı da herkese bir kez daha hatırlattı.
Türkiye’nin üyeliği bu derece zorlu bir süreçken, özellikle İkinci Dünya Savaşı’na kadar tarıma dayalı bir ekonomisi olan Hırvatistan’ın, savaştan sonra sanayileşmeye giderek, petrol işleme ve inşaat konusunda da ciddi bir potansiyel yaratması, toparlanma süreçlerini hızlandıran en etkili yöntem oldu. Ancak yakın zamanda patlak veren terör olayları sonrası, ülkenin ekonomik anlamda en çok güvendiği turizm sektörü de açık yara aldı. Kamuoyu baskısının çok fazla hissedildiği, savaş suçlularını yargılama ve teslim etme işbirliğini hayata geçirmesi, 2005 ilkbaharında ilk müzakerelerin açılması yönündeki adımdı. Birlikten müzakere sözünü aldıktan sonra ekonomik anlamda sıkıntılı günler geçiren ülke, açılan başlıklarla yönünü tamamiyle AB müzakerelerine adadı. Her ne kadar güzel günleri yakında göreceğine emin olsa da Slovenya ile ekonomik kriz öncesi yaşadığı sınır problemleri, üyeliklerinin askıya alınmasına neden oldu. Bu tarihte imzalanan anlaşmalarla çözüm odaklı bir ülke olduklarını tekrardan kanıtladılar. Temmuz 2013’e kadar gerekli tüm adımları atacağına inanılan Hırvatistan’ın önündeki en büyük engel artık hukuk reformunu ve yolsuzlukla mücadeledeki yapılanmasını tamamlama olacaktır.
Ekonomik olarak bir çıkış yolu arayan Hırvatistan’ın, ekonomik kriz öncesi 40 milyar $’a yakın borcuyla, aşırı borçlu ülkeler listesinde olup yine kriz öncesi ciddi rakamlara ulaşan, sıkıntılı GSYH ile ülkenin sadece Avrupa’nın değil, dünyanın da şımarık çocuğu Yunanistan ile benzer bir son yaşamamak için sağlam adımlarla birliğe girme aşamasında olduğunu kabul edebiliriz. Geçtiğimiz yılın üçüncü çeyreğinde, iki yıl aradan sonra, resesyondan çıkan ülke yine geçen yılın üçüncü çeyreğine göre az da olsa büyüyerek, ekonomisinin muhteşem gücünü(!) gözler önüne serdi. Gerçi ekonomik krizin hemen öncesinden beri ilk kez bu denli toparlanmış olduğunu varsayarsak bu rakam Hırvatların yüzünü güldürdü diyebiliriz. Bu olumlu verilerin yanında geçtiğimiz yıl ki GSYH’lerinde ki artan açığı da kapatmak için daha fazla çalışmaları gerekecek. Tabi ki kriz yılında ciddi küçülme ve geçen yılın tamamında da %1.9 luk daralma, gerek Hırvat halkında gerekse dünya ekonomisinde soru işaretlerini de yanında getirdi. AB’de ortaya konulmaya çalışılan ekonomik reformlar için, geç kalınmakla eleştirilen başta merkez bankaları ve liderlerin, birlikten bazı ülkelerin çıkarılmasının yüksek sesle konuşulduğu zamanda Hırvatlara müjdeyi vermesi, birliğin de yoluna kesintisiz devam edeceğine, en büyük kanıt diyebiliriz.
Bugün birliğin yolundaki en büyük engel elbette ki Yunanistan. Euro’nun, Dolar’a karşı en güçlü alternatif olacağı düşünülürdü. Dolar, rezervlerdeki değerini korurken, birliğin ‘yaramaz çocuğunun’ yabancı bankalara olan toplam borcunun yarısından fazlasının, Fransa ve Almanya’ya ait olduğunu ve bu iki ülkenin, birliği ayakta tutma çabalarının neden bu kadar önemli olduğunu daha net anlayabiliriz. Çabalar yıl içerisinde meyvelerini vermeye başlayacak gibi. Bu meyvelerin ciddi anlamda artık piyasaya verilmesi lazım. Daralan ekonomiler, savaş söylentileri, ambargolar, kurtarma paketleri, seçimler, ilişkileri bozan yasa tasarıları hatta bir akşam yemeğinde Merkel’in üzerine dökülen içkiler…Bir aşk filmi daima hüzünle başlar. Filmin kahramanı tüm gücüyle savaşır ve gülümseten bir son seyirciyi bekler. Birliğin ‘aşkın para etmediği’ bu dönemde Hırvatistan ile yakınlaşması, başta Hırvatlarda ‘unutulan aşk şarkılarının’ mırıldanmaya başlaması olarak algılanabilir. Düşündüren taraf ise ne Hırvatlar ne de Aşk, hasta Avrupa’ya derman olamaz. İşte bu da koskaca bir ‘SON’ olarak perdeyi kapatır...
Avrupa'daki borç krizi gün geçtikçe artarak devam ediyor. Amerika'daki heyetin de bütçe açığını azaltamayacağı yönündeki haberleri bu sorunu destekliyor. Kaosun İspanya ayağına bakıldığında ilk defa bir sağ partinin güçlü bir şekilde iktidara geldiğini görüyoruz. Bu durum İspanya halkının Euro Birliğine girdiğinden bu yana memnuniyetsiz olduğunun bir göstergesi gibi. Avrupa'nın ekonomi anlamında en zayıf halkası olan Yunanistan, her na kadar şu sıralar İspanya'nın gölgesinde kalsa da hala piyasaların kulak kabarttığı taraf olma durumunda. Ülkede işsizlik hat safhada, halk sokaklarda bir sonraki grevi ne zaman yapacağını düşünüyor. Halkın politikacılara hiçbir güveni kalmadı. Yorgo Papandreu'nun istifası sonucu Lucas Papademos'un başa geçmesi de Yunanistan'ın üzerindeki kara bulutları dağıtmış değil.
Yunanistan'ın bu ekonomik hastalığa son yıllarda yakalandığını söyleyemeyiz. Yunanistan'ın borç geçmişine tarihsel çerceveden baktığımızda, aslında 1820 yılından bu yana borçlu olduğunu görmekteyiz. Tarih sayfalarına göz attığımızda; Yunanistan'ın ilk kralı ve Maliye Bakanı'nın "troika" isimli grubuyla krallığa danışmanlık hizmeti yaptığı dikkatimizi çekiyor. Evet hiç yabancı gelmedi değil mi? Troyka terimi şu an IMF, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa Birliği'nden oluşan heyete verilen isim olduğunu biliyoruz. Yunanistan bunca geçen zaman boyunca hep borçlu durumdaydı. Yunanistan'ın Osmanlı İmparatorluğundan bağımsızlığını kazanmasının hemen ardından itilaf devletlerinin Yunanistan'a desteğinin bir faturası olmalıydı. Bu fatura da Yunanistan'a pahalıya mal oldu. Borçlar bir çığ gibi katlanarak bugünlere geldi. Taa ki kemer sıkamaz hale gelene kadar.
Bunun sonucu olarak Yunanistan, sıkıntılı bir dönemden daha sıkıntılı bir döneme girmiştir. Hatta durumu iyileştirmeye çalışma çabaları sadece kanserli olan Yunanistan'ın kemoterapi sürecinden geçerek ömrünü biraz daha uzatması anlamına gelir.
Zaten yavaşlayan ve düşüş sürecine giren Avrupa ekonomisi için de büyük bir yük olan Yunanistan'daki mevcut olumsuz hava devam etmekte. Şu an zaten felçli olan Yunanistan'ın kalkıp koşmasını bekleyemeyiz fakat Yunanistan prodüktiviteyi arttırmadığı ve kaynaklarını doğru bir şekilde kullanmamaya devam ettiği sürec, uzun zamandır süregelen kriz salgını yayılmaya devam edecektir.
Dünya ekonomisinin ana karakterlerinden olan Avrupa’nın başı bir süredir krizle dertte. Euro Bölgesinin yaramaz çocukları, ağabeylerini de zor durumda bırakıyor. Başta Yunanistan olmak üzere , İspanya, Portekiz gibi ülkeler; sağlam temeller üzerine kurulmuş Avrupa Birliği’ne çelme takmaya devam ediyor. Her ne kadar, yaşanılan borç krizlerine çözüm olarak yardım paketleri düzenlenip verilse de, bunların geçici çözümler olduğu herkes tarafından bilinen bir gerçek . Peki sorunun asıl kaynağı ne ? Sanırım bunu incelemek, krize daha etkin çözümün bulunması için yardımcı olabilecek en iyi yöntem olacaktır.
Avrupa kuruluş itibariyle; belirli yasalara, kurallara (Maastricht ve Kopenhag Kriterleri) uyulması gereken bir birliğe sahiptir. Bu kurallar bütünü, adeta AB’nin kullanma kılavuzudur. Kılavuzun ana maddesi ise çalışkan olmak, üretmektir. Avrupa’nın kurucuları; başta Yunanistan, İspanya, Portekiz gibi ülkeleri bünyelerine katarak, kılavuzu fırlatıp bir köşeye atmıştır. Şimdi yaptıkları ise krize suçluyu bulmaya çalışmak ve bu ülkeleri öne atmaktır.
Yunanistan’ı ele alalım. Tarihi borçlarla dolu olan bir ülkeden bahsediyoruz. Bu durum AB’ye üyelikten önce de, sonra da hep böyleydi. 1800’lü yıllardan bu yana komşunun baş edemediği en büyük sorun borç bağımlılığıydı. Şuanda Yunanistan’ın üretmediğinden, kemer sıkmadığından yakınan ülkeler, bunun en baştan beri böyle olduğunu bilmiyorlar mıydı? Elbette biliyorlardı. Amaçları, bulundukları kıtada birliğin sağlanmasıydı. Ama en başta kullanım kılavuzundan şaşılmıştı bir kere. Kurallar, üretken , çalışkan olunmalı diyordu.Tembelliğe alışkın olan ülkelerde bunu sağlamak zordu. Yapılan yanlışların 2. sırasında olan kısım tam burada devreye giriyordu. Euro… Ortak para birimine geçiş, bazı ülkelere pahalıya patlamıştı. Çünkü kendi paralarından çok daha değerli olan bu yeni para, tüm ticaret döngüsünü kısıtlıyordu. İlk zamanlar bu durum, tembelliği seven ülkelerin işine gelmişti. Ama yıllar geçtikçe ekonomik buhranlar gündeme gelmeye başladı. Kriz şuan ki seviyelerine çok da kolay tırmandı.
Son haftaların gündeminde olan Yunanistan’ın Kemer Sıkma Politikalarını kabul edip etmeyeceği tartışılan en önemli konulardandı. Euro Maliye Bakanları, Kemer Sıkma kabul edilirse, biz de Yardım paketinin 2. kısmını veririz ve böylece kriz önlenmiş olur diyordu. Önceden de söylediğimiz gibi bunların hepsi geçici çözümlerdi. 2.bölüm verildikten sonra, kısa bir süre piyasa rahatladı. Ancak tekrardan sorunlar oluşmaya başladı bile.
Avrupa Birliği Parlamentosu, artık bu krize daha net çözümler bulmaya çalışmalı. İleriye dönük sağlam adımlar atılmak isteniyorsa; ya bu tembel ülkelerden vazgeçilmeli ya da ortak para birimi olan euro’dan vazgeçilmeli. Şimdi büyük ağabeylerin karar verme zamanı. Bu yangın kovadaki sularla söndürülecek gibi görünmüyor. Yangın , kurunun yanında yaşı da yakacak bir hâl aldı. Bakalım ilerleyen günlerde, sorunlara daha net çözümler mi gelecek ? Yoksa ; kovadaki sularla devam mı edilecek?
Son zamanlarda dünyanın gündemine oturan en önemli konulardan biri global
kriz. Avrupa’nın içinde bulunduğu borç batağı, Amerika’nın sözde ekonomik
güçlenmesinin krizin ana çerçevesini oluşturduğu söylenebilir. Peki Türkiye bu
kaosun neresinde? TL nelerden etkileniyor?
Merkez Bankası’nın uzun zamandır 2
şeyle başı dertte. Bunlardan biri cari açık, diğeri ise enflasyon. Peki
gelişmeler neler? 28 Aralık 2011 tarihindeki TCMB başkanı Erdem Başçı’nın
konuşmasına göre, “İstisnai günlerde
%5.75’ten açtığımız repo ihalelerini açmayacağız, bunun yerine yine aynı gün
başka bir repo ihalesi açacağız ve burada faiz oranını teklifler belirleyecek”
dedi. Bu açıklamanın kafa karıştırıcı
etkisi, zaten değer kaybeden Türk Lirasına yeni satışlar getirdi. Dolar/TL son
zamanların en yükseğine çıkıp 1.92 seviyelerini gördü. Euro/TL ise Avrupa’daki
kötü havanın etkilerine rağmen değerini korudu.
Piyasada “istisnai gün”ün ne olduğu, repo ihalelerinde oranın nereye kadar
çıkabileceği, açılacak olan aylık repo ihalelerinde verilen paraya karşılık
hangi reponun azaltılacağı soruları 2012’nin de gündemini meşgul edecek gibi
görünüyor.
Erdem Başçı’nın “TL, Dolar ile yarışamaz, Euro karşısındaki performansımıza
bakın” derken Avrupa’nın kötü ekonomisini göz ardı ederek sanki bu değerin
korunmasının Türk Lirasından kaynaklandığını göstermesi yatırımcıların daha da tedirgin olmasına yol
açtı. Ama sorunların devamı da var. 2012’de ekonominin soğuyacağı konusunda
kimsenin şüphesi yok. Gelişen ülkeler faiz oranlarını indirirken Türkiye’nin
faizinin bu kadar artmasının sebebi ne? Bu soru, TL’yi pahalı yaparak
dövizlerin artmasını engellemek, bu sayede enflasyonu düşürme yöntemini
akıllara getiriyor.
Enflasyon oranlarının yaz sezonundan sonraki dönemde yüksek olması bir
bakıma normal bir durum. Bunun en büyük nedeninin artan meyve sebze fiyatları ve enerji
tüketimi fiyatlarından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Her ne kadar bu sorunun
büyük bir kısmının mevsimsellikten kaynaklandığı gerçeği olsa da, bunun bir
şekilde dengelenmesi lazım. İşte burada Merkez Bankası devreye giriyor. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın gelecek
sene faiz koridoru ve enflasyona karşı nasıl bir tutum içerisinde olacağı,
piyasaların, dolayısıyla TL yatırımcılarının en merak ettiği konu. İlerleyen dönemde Euro-Dolar-TL dengesinin
kurulmasında, Erdem Başçı’nın uygulamalarının önemi büyük. Bakalım Erdem
Başçı’nın uygulayacağı politikalar yatırımcıların beklentilerini karşılayacak
mı? Yoksa piyasaları tedirgin etmeye devam mı edecek?
Tartışmasız, son zamanlarda global ekonominin en önemli konusu AB’nin içinde bulunduğu kriz. Birliğe dışarıdan bakanların beklediği çözümler, içerde bulunanların uygulamalarından çok farklı.Her geçen gün değişik düşünceler ortaya atılıyor.Bir taraf gittikçe artan borçların, Avrupa Birliği’nin sonunu hazırladığını savunurken.Diğer taraf ise öldürmeyen acının güçlendireceği kanısında.Elbette borç dağlarının yıkılması kolay değil ancak; bu büyük medeniyet projesinin tüm kurum ve kuruluşları ile bir anda yok olacağı kanısına varmak da fazla ütopik bir yaklaşım.
AB; 2. Dünya Savaşı’nda fazlasıyla yıpranıp, yeni bir mücadeleye katlanamayacak olan Avrupa ülkelerinin daimi barışı sağlamak amacıyla kurduğu , 20.yüzyılın projeleri arasında en fazla hayranlık uyandıran oluşumlardandı. Peki; Kurulduktan kısa bir süre sonra birliğe tam üyelik için başvuran Türkiye’nin gözünden AB, nasıl bir oluşum ? Ülkemiz için Avrupa Birliği neyi ifade ediyor?
Asırlardır dünyanın iştahını kabartan bu toprakların insanlarına , bugün Avrupa Birliği denince neler söylendiğini incelemek lazım.Bunlardan bir tanesi “Türkiye’nin böyle bir bağlılığa hiç ihtiyacı olmadığı; hatta son kırk yıldır yanlış bir tutumla bu konuda ısrarcı olduğu ve zaten Hristiyan olan bu birliğin Müslüman bir toplumu içlerine kabul etmeyeceği” görüşüdür.Bir başka görüş ise muasır medeniyetler seviyesine yükselmenin tek yolunun bu üyelikten geçeceği ve bu birliğin uyguladığı kuralların hepsinin ülkemiz için de uygulanması gerektiğidir.
Türkiye yönetiminin söylemlerine bakıldığında ; yıllardır atılan adımların artık durağanlaşmaya başladığı düşünülebilir.Her geçen gün, Avrupa’nın bize karşı uyguladığı yanlış tutumlar ,şiddetle eleştirilmekte ve gerekli tepkilerin hepsi verilmektedir.Ancak; bu tavrın ne kadar gerçeği yansıttığı da tartışmaya açık bir durumdur. 2011 genel seçimlerinde yeni oluşturulan Avrupa Birliği Bakanlığı, aslında hala birliğe girme isteği ve umudunu resmetmektedir.
İçeride veya dışarıda Ab-Türkiye ilişkilerini inceleyen çoğunluğun kafasında “Türkiye’nin Avrupa Birliğine ihtiyacı kalmadı” kanısı oluşmuş durumda. Bu yargının doğurduğu fikir ise ; Birliğin kendi içlerinde uyguladığı tüm kanunların ülkemize nakledilip, ekonomimizi bağımsız tutarak, yola devam etmek düşüncesi.Ancak hala süregelen bu ısrar ve çaba neden ? “Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın” psikolojisi ne kadar doğru? Asya ve avrupa’nın arasında olmazsa olmaz ülkemizin, başka birliklere yönelmesi bizi daha güçlü kılmaz mı? Yıllardır takım tutar gibi “AB’ye girmeliyiz” düşüncesini kendi lehimize çevirip, “AB ‘Den uzakta AB gibi” davranmak, ileriye dönük en güçlü yatırımımız olabilir.
Avrupa’nın içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulma çabası , bugüne kadar aldıkları kararlardan ödün vererek de olsa devam etmekte.2012 ‘de Kıbrıs Rum kesiminin birliğe başkanlık yapması söz konusu olabilir.Bu gelişmenin , ikili ilişkilerimizde nasıl bir duruma yol açacağı , ilerleyen dönemlerde gündemi meşgul edecek gibi görünüyor. Ülke olarak ipleri elimize almak istiyorsak, Avrupa’nın tersine; kararlı, tutumlarımızdan taviz vermeden emin adımlar atmalıyız.Yapmamız gereken; diğer Ülkerlerden yana olmak yerine , ülkeleri yanımıza çekerek , tavrımızı net göstermek.Bakalım; değişen Dünya’da Türkiye kendi planlarını mı yapacak? Yoksa sadece planların bir parçası mı olacak?
Avrupa’nın içinde bulunduğu kriz gün geçtikçe büyüyor. Krizi birkaç yoldan anlatmak mümkün. Ancak bu oluşumun sarsılma nedenini açıklarken , kendi aldıkları bir karardan yola çıkmak ve bunun için de biraz geçmişi incelemek lazım. Avrupa Birliği fikrinin oluştuğu yıllara gidelim.İkinci Dünya savaşı bitmişti.Başta ,Almanya ve Fransa olmak üzere kıta çok yorgundu.Yeni bir savaşa katlanılamazdı.Buna ne ekonomi ne de kalan nüfus yeterliydi zaten.Bir yıkıma daha engel olmanın tek yolu sağlam bir barıştan geçiyordu ve bu amaçla AB’nin temelini oluşturan topluluklar kuruldu.İlerleyen yıllarda yeni ülkelerin katılımıyla bu yapı güçlenmeye devam etti.Taa ki ortak para birimi Euro kabul edilip,tek bir merkez bankasına bağlı kalınıncaya kadar.90’lı yıllarda bu sağlam yapıya atılan euro çentiği, şuan büyük bir yarık oldu ve gittikçe Avrupa’nın sonunu hazırlıyor gibi.
Euro kabul edildiğinde ; Avrupanın tek bir ülke, tek bir ekonomi,tek bir kültür olduğunu sananlar doğru bir şey yapıldığı kanısındaydı.Oysa ki bu oluşumun katılımcılarında çalışkan ve güçlü ekonomiler olduğu kadar tembel ve güçsüzler de bulunuyordu.Güçsüz ekonomilerin canlanabilmesi için reel sermaye nakledilmeliydi.Bu da bölgesel para birimlerine yapılacak müdahalelerle mümkündü.Artık euro engeli kendini göstermeye başladı.Ekonomik olarak güçsüz ülkelerin paralarından daha pahalı olan bu yeni çocuk, bir ülkenin bel kemiği olan ticari faaliyetlere engel oluyordu.E zaten tembelliği seven, başta Akdeniz ülkeleri Yunanistan ve İtalya da bu sorun kendini göstermeye başladı.Hatta artık büyük bir problem haline geldi.Şuan da bu kriz Avrupa’nın ana sutunlarından Almanya’ya da sıçramaya başladı.Merkel’in Ülkesi çalışkan ve güçlü yapısıyla ne kadar karşı koysa da ; ortak para biriminden vazgeçilmedikçe bu duruma bir son verilemeyecek gibi görünüyor.
Avrupa Birliği oluşumu ticari bir bütünlük olarak düşünüldüğünde güzel bir oluşumdur.Ancak bir an önce ortak para gibi bir külfetten kurtulunması gerekir.Eğer gerçekten bu krize son verilmek isteniyorsa, Avrupa Parlementosu tükürdüğümü yalamam psikolojisinden çıkmalı ve ülke para birimlerini tekrar kullanıma taşımalıdır.Bu konuda inatçı tutum sergilenmesi halinde 20.yüzyılın sonlarının hayranlık uyandıran AB projesi,21.yüzyılın tarih sayfalarında büyük bir yıkımla kendine yer bulacaktır.Dünya genelinde şuanki ortam, Avrupayı istenmeyen çocuk olarak göstermektedir. İlerleyen zaman içinde girilecek tutum iyi belirlenirse ve Birlik yetişkin bir birey olmayı başarırsa, tekrar kendisine olan güveni insanlara rahatlıkla aşılayacaktır.
Avrupa
Bölgesi’ndeki kriz dallanıp budaklandıkça, Euro konusunda endişeler iyice
artmaya başladı. Özellikle de Euro’nun Dolar karşısındaki değeri. Euro/Dolar’ı
incelediğimizde, Dolara karşı 2011’in başından beri sadece %2.5 değer kaybeden
Euro, Nisan 2011’de görmüş olduğu 1.49’luk seviyesinden %12 aşağıda. Bu da
Euro’nun 2011 yılının özellikle sonlarına doğru çabaladıkça battığının en
önemli ve en açık göstergesi.
2011’de başka ne
oldu? Bunlara bakalım. Yıla %1.00 faiz seviyesiyle başlayan Euro, o dönemin
Avrupa Merkez Bankası başkanı Trichette Mayıs ve Temmuz aylarında 2 kez faiz
artırdı. Daha sonra Trichette’in emekliye ayrılmasıyla,1 Kasım itibariyle Süper
Mario lakaplı İtalyan Mario Draghi göreve başladı. Ayn dönem içerisinde gündem
Yunanistan ve Portekiz’in içinde bulunduğu ekonomik krizin yankılarıyla
sarsılmaktaydı. Avrupa’nın devleri İtalya ve Fransa’nın da sallanmaya
başlamasıyla Avrupa Merkez Bankası’nın Ekim ve Kasım aylarında 2 kez faiz
oranlarını düşürmesiyle faizler yeniden %1.00 seviyesine geldi.
Şimdi eğri oturup
doğru konuşalım. Önümüzde böyle kötü bir senaryo var. Bu durumda Avrupa Merkez
Bankası’nın faizleri artırma gibi bir lüksü olamaz. Diğer yandan da zaten
durumu hala ciddiyetini koruyan bir Yunanistan gerçeği var önümüzde. Krizin ana caddesinde şu an Yunanistan var
evet ama ara caddelerdeki İtalya, Fransa ve belki daha birçok ülke ana caddeye
çıkma gayreti içerisinde. Şimdi önümüzde böyle bir tablonun olduğunu düşünürsek
ki zaten öyle bir tablo var, Euro’nun, dünyanın en büyük ekonomisi olan ABD
ekonomisinin para birimi Dolar karşısında direnemeyeceği su götürmez bir
gerçek.
Şimdi bu çabalama
çalışmalarından en önemlisine bakalım. Çatırdayan Euro Bölgesi’ni ayağa
kaldırmak için Avrupalı liderler bir girişimde daha bulunmak istediler ve 8-9
Aralık’ta Brüksel’de bir araya geldiler.
AB Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy başkanlığında gerçekleşen AB
Liderler Zirvesinde, Merkel ve Sarkozy’nin de üzerinde durduğu sıkı bütçe
yönetimi, başka bir deyişle “mali birlik” anlaşmasına varılabildi. Şimdi bu
anlaşmanın maddelerinden bir kaçını inceleyelim. Söz konusu rapora göre, Euro
Bölgesi üyesi her bir ülkenin bütçe açıklarının, gayri safi yurtiçi hasılanın
(GSYH) %3’ün altında olması ve kamu borcunun GSYH’nın %60’ının altında olması
amaçlanıyor. Yani; bütçe açıkları GSYH’nin yüzde
3′ünü geçen ülkeler otomatik olarak cezalandırılacak.
Zirveye damgasını vuran bir diğer ülke de İngiltere. İngiltere bu anlaşmada yer almayacağını
“Avrupa’ya başarılar dilerim” sözüyle zaten net bir şekilde ifade etmişti. Buna
karşılık Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, görüşmelerin yapıldığı salondan
içeri girerken karşılaştığı İngiltere Başbakanı David Cameron’un uzattığı eli
sıkmadı. Bunun sonucunda Avrupa’da Fransa ve İngiltere arasında gergin bir
süreç başladı.
Evet Euro Bölgesi, birliğini koruyup yaralarına merhem sürmeye çalışıyor
belki ama bu çalışmalar sonuç getirmiyor. Tarih her zaman haklı çıkıyor,
tekerrür etmeye devam ediyor. 2011 yılı içerisinde yapılan zirveler ve yapılan
anlaşmalarda kemer sıkma konusunda alınan kararlara ülkeler bu konjonktürde
sadık kalabilecek mi? 2012 Mart ayında
tekrar yapılacak olan AB Liderler Zirvesi’ne kadar neler olacak? 2012 Mart
ayına ertelenen IMF’nin 200 milyar Euro daha aktarma konusu bu zirvede masaya
yatırıldığında nasıl bir sonuç çıkacak? Bunların hepsini yaşayarak göreceğiz..
In year 2011, the World has seen a Turkey with a growth
number of 11%. This number exceeded most of the expactations. However, the
important question to answer is if that number is an indicator of more good
things to come. To be able to answer this question we need to take a look at
some of the major economical indicators.
One of the main indicators that we need to look at is the
trade balance. This indicator shows us the difference between imports and
exports. When we compare the year 2011 to 2010 we see that the exports of
Turkey has increased by %18,2 and went up to 134 biliion and 953 million
dollars. This number is the highest number since the foundation of Republic of
Turkey and made people curious about the question if the dream of “Producing
Turkey” is about to come true. Unfortunately, the big picture was not as great as it looked. Although the
exports were increasing rapidly, so were the imports and the imports number for
Turkey increased to 240 billion and 833 million dollars. When we look at both
the import and export numbers we can see that Turkey’s trade balance is
approximately -105 billion dollars. The automobile industry was the leading
sector for he exports while energy was taking up the biggest part of Turkey’s imports.
Another problem that Turkey had to face in 2011 was the
budget deficit which was 77 billion and 890 million dollars. When compared to
Turkey’s GNP, we see that this number exceeds the deficit the country had
during the 2 big recessions in 1994 and 2001. We can easily say that Turkey’s
trade deficit plays a big role on this problem. In addition, the privatization
of big corporations and thus having their revenues streamed outside of Turkey
adds to the problem. Looking at the
USD/TRY pair during this unfavorable situation can guide us through a better
understanding. The problems that we were having a hard time seeing from the
inside have been priced by foreign investors and the pair went all the way up
to 1,9140. However, blaming everything on Turkey’s problem is not exactly the
right thing to do. The debt crisis in Europe has caused the demand for USD to
increase throughout the world. The fact that USD gained value against TRY
“currency of a developing country” is only normal.
All of these negative situations that we just mentioned
however does not change the fact that Turkey has grown by 11%. How did Turkey
manage to grow like that? The increasin volume of bank credits show that the
economy of Turkey is expanding by consuming instead of producing. People who
took out personal loans started buying houses and cars by stealing from their
own future. The domestic demand for automobiles has passed the foreign demand
fort he first time and that is a clear indication of the increasing
consumerism.
The Central Bank of Turkey, to deal with the problem has
focused on restricting the budget deficit by keeping the interest rates instead
of trying to reach price stability. Also, devalued TRY has created an advantage
against the budget deficit and the Central Bank did not see the need to
intervene. However, one fact has slipped from our attention and that is even
the automobile industry with the highest export number has been using %85
imported products during the production process.
Starting with the new year, the goal of a strong TRY can
become reachable with the decreased worries on the European markets. However,
we need to think and decide clearly if a strong TRY is good fort he economy or
not.
Tarihin, üzerinde en çok konuşulan, spekülasyon yapılan, savaşlar verilen emtiası petroldür. Petrol hayatımızın her alanında kullanıldığından, özellikle sanayileşmeyi destekleme anlamında dünyanın en önemli enerji kaynağıdır. Bu bağlamda, spekülatörlerin petrole yatırım yapması ve kazanç beklemesi çok doğal. Uzun süredir ya istihdamda daralmaya giderek ya da maaşları düşürerek maliyetleri azaltma yoluyla ayakta kalmaya çalışan reel sektör, şimdi de yüksek petrol fiyatları şoku ile karşı karşıya kalmış durumda.
Peki petrol fiyatları neden artmakta? Bu sorunun cevabını detaylandırmak için petrolü makro ve mikro düzeyde incelememiz gerekecektir. Dünya petrol üretiminin büyük bir kısmını Orta Doğu’daki üretim oluşturmaktadır. Irak savaşı ve terörizmin baş göstermesi ve bu sebeple üretimin etkin bir şekilde yönetilememesiyle arz sıkıntılarının yaşandığı aşikar. Ayrıca Orta Doğu’ya alternatif olarak Kafkasya, Hazar ve Batı Afrika’daki petrol bölgelerinin henüz üretime dahil edilememesi, petrol fiyatlarını yukarı yönlü destekleyen sebepler arasında yerini almakta. Petrol fiyatlarını destekleyen en önemli etken, son yıllarda artan petrol talebini arzın karşılayamaz hale gelmesi olarak gösterilebilir. Burada Asya ülkelerinden Çin ve Hindistan öne çıkmaktadır. Her anlamda talep deyince akla Çin’in geldiği gerçeği, Çin gelişmeye ve büyümeye devam ettikçe daha da netleşecektir.
Diğer emtialardan farklı olarak petrol fiyatları daha çok politik kaygılar sebebiyle artmakta. Ortadoğu’da yaşanan İran-İsrail gerginliği, Suriye’de yaşanan halk ayaklanması ve Avrupa’nın İran petrolüne koyduğu ambargo petrol fiyatlarını yükseltiyor. Ama petroldeki bu fiyat artışını sadece politik gelişmelere yüklemek yanlış olur. Piyasaların likiditeye boğulduğu bir ortamda zaten petrol fiyatları yükselme eğiliminde olur. Dolayısıyla akabinde gelen politik gelişmeler de petroldeki bu fiyat artışlarının tuzu biberi oldu.
İran’ın teftiş için kapılarını “Uluslar arası Enerji Komisyonu” na açması, jeopolitik kaygılar sebebiyle volatil seyreden petrol fiyatlarındaki gerginliği bir nebze olsa düşürse de, 6 dolar(varil fiyatı) gerilemesi, endişeyi tamamen ortadan kaldırmış değil. Yaz ortasında yürürlüğe girecek olan ambargo, hala arz yönlü tehdidi tetikleyerek enerji piyasalarındaki belirsizliği destekliyor. 100 dolarların üzerinde seyreden petrol fiyatları, jeopolitik gelişmelerin de etkisiyle 100 dolar üzerinde şimdilik taban oluşturmuş görünüyor.
Avrupa Birliği Temmuz’a kadar geçecek olan sürenin ardından İran’dan petrol almayacağını açıkladı. İran’ın petrol ihraç ettiği 2 büyük kaynak daha var; birisi Çin ve Hindistan, diğeri Güney Kore ve Japonya. Eğer onlar da bu karara uyar da İran’dan petrol almazlarsa, o zaman dünyadaki petrol arzındaki sorun ister istemez fiyatları yukarı çekecektir. Şimdi bu beklenti bir taraftan spekülatörlere yararken, bir taraftan da dünyada fiyatların arz ve talep dengesizliği nedeniyle yukarı çıkmasına neden olmakta. Bu bizim için olumsuz bir haber. Biz bir taraftan petrol fiyatlarının artışı bir taraftan da kurdaki hareketlenmeler nedeniyle ister istemez enflasyonla mücadelede daha değişik bir aşamaya geçmek durumuyla karşı karşıya kalabiliriz. Üzerinde durmamız gereken diğer bir konu ise enflasyonun yanı sıra cari açıktaki büyüme oranları..
Petrol fiyatlarındaki artış, artan jeopolitik risklerle birlikte bir miktar daha hız kazanırken, bilhassa Türkiye gibi petrol ithal eden enerji açığı fazla olan ülkeler açısından hem cari işlemler dengesi, hem de enflasyon sorununu masaya yatırıyor. Yapılan bazı tahminlere göre, Türkiye’de bu sene cari açığın 60 milyar dolar olması beklenirken, bunun 51 milyar dolarını enerji ithalatı oluşturacak. Petrol fiyatlarıyla ilgili tartışmalar; büyümeye ve enflasyona etkisi itibariyle iki ana başlık altında toplanıyor. TCMB her 10 dolarlık petrol fiyat artışının, ekonomi üzerinde 0.4 puanlık bir enflasyon etkisi olduğunu belirtiyor. Petrol fiyatlarındaki her 10 Dolarlık artışın cari açığı 4-5 milyar Dolar artıracağı tahmin ediliyor. Bu aslında bir kısır döngü. Türkiye geliştikçe enerji ihtiyacı artıyor, enerji ihtiyacı arttıkça, enerji faturası cari açığa yansıyor. Bu döngünün absorbe edilebilmesi için ya Türkiye’nin enerji ihtiyacını en azından bir kısmını kendi içerisinden karşılaması veya yabancı sermaye yatırımı çekmesi lazım. Bu açıdan bakıldığında, hükümetin nükleer santral kurma çalışmalarının mantıklı olduğu düşünülebilir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki; hiçbir enerji kaynağı şimdiye kadar insanoğlunun yaşamına petrol kadar dahil olmamıştır. Petrol, ya hammadde ya da doğrudan enerji kaynağı olarak kullanılmaktadır. Günde 1 milyar varil petrolün tüketildiği bir dünyada yaşıyoruz. Artan jeopolitik risklere ve yenilenemez bir enerji kaynağı olmasına, talepteki artışın da eklenmesiyle ucuz petrol devrinin kapandığı rahatlıkla söylenebilir. Tüm bu gelişmeler, insanoğlunu petrolün halen mevcut olmayan alternatifini bulmaya itmiştir. Bu aşamada ancak kısmi bir ikameden söz etmek mümkündür. Bu ikameyi sağlayabilecek kaynakların kesintiye uğramadan kolay, ucuz ve yedek desteğe ihtiyaç duyulmadan enerji ihtiyacının karşılanma ihtimali ise çok azdır. Alternatif enerji kaynakları ve teknoloji, ısıtmada ve elektrik üretiminde petrolün yerini kısmen doldurma olanağı sağlasa da, ulaşım sektöründe küresel çapta bir ikame şu an içinde bulunduğumuz koşullar çerçevesinde söz konusu değildir. Bu bağlamda jeopolitik riskler ve artan petrol fiyatları düşünüldüğünde, özellikle petrolde dışa bağımlı olan ülkeler için yeni alternatif enerji kaynaklarının bulunması ve bunların faaliyete geçirilmesi daha büyük önem arz etmektedir. Bu anlamda, petrolü ikame edecek teknolojik ve jeo-stratejik yatırımlar ön plana çıkarılarak bu konuda stratejik bir plan yapılmalıdır.
Tüm dünyada önemli bir varlık ve yatırım aracı olan emtialar, piyasalara amirallik yapmaya devam ediyor. Emtiaların bu denli önemli olmasını sağlayan, arz ve talep döngüsünü yaratan biz yatırımcılar oluyoruz. Emtialar herhangi ülkeye bağlı olan bir birim olmadıkları için, tüm dünya üzerindeki sinerjileri hissedebilirler. Altın ve gümüş çağlar boyunca insanların yatırım aracı ve savaşların finans aracı olmuştur. Petrolünde de dahil olduğu bu değerli madenler dünyadaki finansın yönetim katı olarak bilinir.
Sermaye piyasalarında yatırım aracı olarak kullanılan emtialar her zaman güvenli liman anlamına gelir. Dünyada meydana gelen savaş kriz veya doğal afetlerde para piyasasından kaçan yatırımcı emtialara koşar. Buda emtiaların piyasa üzerindeki etkisini arttırır.
Kasım ayından itibaren emtialarda özellikle altın’da geri çekilme ve ayı piyasası görülür. Bu durum mart ayı başlarına kadar devam eder. Geri çekilme hareketlerinin başında altının değer kaybetmeye başlaması, Çin’de ve Hindistan’da düğün sezonlarının sona ermesiyle başlar. Bu durum yatırımcıyı döviz piyasasına yatırım yapmaya mecbur bırakır.
Mart ayı sonlarından itibaren piyasada altın seslerini daha fazla duyacağımızdan hiç şüphe yok. S&P endeksindeki alımlar artabilir. Temel analizden baktığımız zaman altın fiyatlarında doların değer kaybetmesiyle yukarı yönlü hareket görebiliriz. Altının değer kazanıp kaybetmesi emtia endekslerine de etki ettiği gibi, petrol, gümüş platin ve paladyum gibi değerli madenlerdeki değer kayıpları veya artışları da altına etki edebilir. Temmuz ayında emtia piyasalarının dönüm noktası belli olacak. Ortadoğu’daki petrol ambargolarından çıkacak olan sonuç, yatırımcının pozisyonunu belirlemekte etkin bir rol oynayacak. Geçtiğimiz yılı $1900 seviyelerinde zirve yapan altında beklenti bu yıl $2000 top seviyeleri. Ancak bu beklenti neye göre. Geçtiğimiz yıldaki kriz ile bu yılki kriz arasında çok fark var. $1685 seviyelerinden sağlam sıçrama yapan altın bu yıl buna benzer bir sıçrama yapabilir mi? Temel analiz kısmında bu mümkün gözükmemekte. Ancak yatırımcılar $2000 top seviyesini beklemekte. Olması güç bir ihtimal mi? Hayır. Lakin geçen yılki sert hareketlerin bu yıl olabilme ihtimallerini göz önünde bulundurmak gerek. Altın bu yıl yine çok sağlam yükselişler yapabilir. Önemli olan dolar ve diğer emtiaların değer kazanıp kaybetme olasılıklarını analiz etmek. Temel açıdan biraz daha bakmak gerekirse ABD’de 2014 yılına kadar faiz artırımı olmayacak ve istihdam talepleri beklenenden iyi gemleye devam edecek. Bu yıl ABD’de toparlanma hareketleri hız kazanabilir. Ayrıca yüklü altın rezervi bulunan ülkelerin piyasaya altın enjekte etmeleri bu hareketleri etkileyebilir.
Çin’de bu yıl ‘ejderha yılı’ olarak kutlanacak ve altının fiziki alımı ciddi anlamda artabilir. Ayrıca düğün sezonları da mart ayı sonlarında başlamış olacak. Hindistan’da ise altına bakış açısı çok farklı. Çünkü düğünlerde altın hediye etmek kutsal sayılıyor. Bu durum Hindistan’da çok ciddiye alınmakta. Bu iki Asya ülkesinde yapılan geleneksel olgular emtia piyasasına direk olarak etki etmekte. Fiziki alımlar piyasalara her zaman sert hareketlere sebep olabilir.

Teknik açıdan incelediğimizde özellikle altında trendleri ve formasyonları görebiliriz. Altındaki bu yüksek hacimli hareketlerin ve salınımların diğer paritelerden farklı olması altını daha cazip kılar. Getirisi diğer paritelerden çok daha fazladır. Yanlış strateji sonucunda kaybı da aynı şekilde fazladır. S&P endeksindeki destek ve direnç seviyeleri önemlidir. Bu seviyelerin aşağı veya yukarı yönlü kırılmaları emtialardaki hareketleri de tetikler.
Altının haftalık periyotta net bir şekilde görülebilen yükseliş trend bandı geri çekilme hareketlerinde sağlam destek noktaları belirlemiştir aslında.
Haftalık bazda baktığımız zaman önemli olarak belirlen ana seviyelerin hemen hemen hepsi altın tarafından anımsanmıştır. Geri çekilme hareketlerinde altında $1630 seviyeleri görüldü. Biraz dikkatli bakınca çift tepe formasyonu oluştuğu görülebilir. Satış baskının artması altına $1565 psikolojik seviyeleri zorlayabilir ve formasyon tamamlanmış olur. Formasyonun tamamlanmasıyla hem ayı piyasası oluşur, hem fiyatlar kanal dışında kalır hem de düşüş trend bandı oluşmuş olur. Bu durum ancak elinde altın varlıkları bulunan yatırımcıların satış yapmaları fiziki altın satışlarının artmasıyla oluşabilir. $1670 seviyelerinde altın varlıklarının elden çıkartılmasıyla oluşan satışların amacı daha alt seviyelerden alış yapmak içindir. Temel analizde yazdığımız gibi alış piyasalarına girilmesiyle birlikte kontrollü bir altın yükselişi görebiliriz. Altın trend halinde hareket ettiğini bizlere zaten göstermiş durumda. Atının alış piyasasında psikolojik seviyesi daha önce sert alışı desteklediği $1683 destek seviyesidir. $1683 noktasından alınan destek altını daima yukarı yönlü hareketlere hazırlamıştır. Bu durumun bu aylarda tekrar oluşması muhtemeldir. Alış piyasasına girildiğinde $1700 seviyelerinin üzerinde tutunmaya başlayan fiyatlar, $1775 ve $1806 seviyelerinin habercisi anlamına gelmektedir. Fiyatlar kanal içerisinde hareket ettiği müddetçe temmuz ve ağustos aylarında $1879 ve $1900 top seviyelerini test edebilirler.
Pozisyon açmakta dikkat edilmesi gereken nokta destek ve direnç seviyelerindeki pip aralığıdır. Piyasasın akışına girilen her pozisyon yüksek risk içerir. Direnç ve destek seviyelerinde piyasasın yönü bulunmalı ve bu duruma göre pozisyon açılmalı. Teknik analiz bu piyasa için önemli bir faktördür. Ancak teknik analizi de oluşturan temel analiz kısmıdır.
Finans piyasasının kanserli bölümü olan Avrupa Borç Krizi 2009’da temellerini atsa da , 2010’un başlarında gücünü iyice hissettirmeye başlamıştı. Git gide artan borç batağı tüm Avrupa’yı etkisi altına alıyordu. Hastalık ilk olarak İrlanda’da başlamış sonrasında Yunanistan ve Portekiz’e sıçramıştı. İspanya ve İtalya’ya yayılması da çok uzun sürmemişti. Krizin geçmişine bakarsak, Avrupa Birliği’nin kuruluş itibariyle ilk kriz deneyimiydi. Şuan ki tüm bocalamaların kaynağı da, o zamanlarda içinde bulunulan durumu küçümsemekten başka bir şey değil aslında.
Avrupa’daki kaos içeride bulunanlar kadar Euro Birliği’nin dışında bulunanları da tehdit etmeye devam ediyor. Artık iyiden iyiye tüm ülkeler gidişatın farkında. Erken teşhis ölümcül olabilecek bir hastalığı yenmekteki en etkin çözümlerden birisi; ancak AB sorumluları, kriz büyük bir kaosa dönüşünce istedikleri bu kemer sıkmaları , sorunlar filizlenmeye başladığında isteselerdi, belki de Yunanistan zor durumları daha kolay atlatacaktı.
Euro Bölgesinin borç batağına saplı olması, Finansın güçlü isimleri olan ülkelerin de ellerini taşın altına koymasını gerektiriyor. Amerika Merkez Bankası(FED), AB Borçluluğunun devamının ABD ekonomisine zarar getirdiğine ve sonlanması gerektiğine kanaat getirmişti. FED yaptığı likitide destekleriyle USD’ nin değerini düşürüp EURUSD paritesinin dengesini sağlamaya çalışmıştı. Çünkü tüm yönetenlerin bildiği gibi, krizin çözümü “denge” den geçmekteydi. Dünya Ekonomisinin ana kolonlarından olan ABD ara sıra da olsa krizin çözümü için müdahil olmaya devam ediyor. Peki ya Avrupa Birliği’nin içinde bulunmasına rağmen, Euro birliğine katılmayan İngiltere neler yapıyor?
Birleşik Krallığa baktığımızda, kıtasının içinde bulunduğu bu duruma sessiz kalmasa da yardım için büyük çabalara girmediği kesin. Aslında en başta ortak para birimini kabul etmeyerek aldığı doğru kararın, bugün Euro’yu kullananlara getirdiği borç artışlarını izlemekte haklı olabilir. Ancak kendisinin de çok iyi bildiği gibi, birliğin yara alması İngiltere Ekonomisini güçlendirecek bir şey değil. Olası bir yıkımda bankacılık sistemi büyük yaralar alabileceği gibi, bu duruma dayanacak gücü de olmayabilir. Ülkelerindeki zor durumdan etkilenmek istemeyen Yunan ve İtalyan zenginleri, İngiltere tahvillerine yöneliyor. Bu durum sanki, krizin artmasının İngiltere’ye getiri sağlayacağını düşündürtse de İngiliz bankacılık yapısı gereği ve İngiltere’nin Avrupa ortak pazarına dahil olması, Birleşik Krallığın da yaralanmasına neden oluyor.
Şimdilik biraz da olsa ileriye savuşturulan kriz, kısa süre sonra tekrar kendini gösterecektir. İngiltere’nin en az FED kadar yardıma koşması gerekir. Çünkü şimdi elde edeceği kazançlar sonra büyük hüsranlara neden olabilir. Kredi derecelendirme kuruluşları oluşacak felaketin haberciliğini yapmayı sürdürüyor. Geçtiğimiz günlerde İngiltere’nin notunu düşürmese de negatif izlemeye alması bunun en büyük kanıtı. İngiltere yapılan tüm uyarıları dikkate alırsa, bu krizden en az zararla kurtulur. Aksi halde yardım edebilecekken yardıma muhtaç duruma düşmesi söz konusu olacaktır.
Copper is the first and the most important metal that the human used thousands of years ago. The reason of such early proliferation of the usage of copper that it is findable in pure state in nature and its exploitation is so easy. The copper whose chemical symbol is “CU”, is resistant to chemical reaction and is incorrodible and inoxidable easily. It’s key features which render this goods appealing are soft so far it can be treated diversely and used in electricity industry of more than half of the production of copper in the world due to it is electrical conductor.
We observe raises in the prices of goods –especially in gold- because of the economical crisis broke out in USA and has been going on since 2008. For the reason that the global crisis has spread like a virus and the price of gold has reached a record level, the investor who cannot buy this goods have steered for the silver and copper which are the nearest substitution of gold. In consequence of this demand to prices of copper have been increasing severely.
There are other factors that effect the markup of copper. The most important factor of these is the earthquake of Chile in 2010. This is because Chile is the country of the world that produce copper mostly for 35 %. The activities of Codelco (Chile Copper Management) producing copper is very important in this sense. A strike in there is the most important factor that effect the markup of copper. Another factor effecting the price of copper is the strikes in the company of Freeport Mc-Moran, the second top producer of copper of the world in Indonesia as well. One of the most important reasons in markup of the copper since the month September is the employees, 90%, of this company have been going on strike. In the date when it was these adverse events, the company suffered a loss 30 million dollars per day.
Copper is an important input for housing. It is used approximately 80 kilos cupric for a house in a construction. Copper is also important goods for China. Copper has an important role not only usage of property, housing but also automobile, industry, wire line etc. in China. China is known as country of demand. So, it absorbs all of the world production. We can mention about a risk appetite on copper when all of these developments are gathered and we look scope of investor from standpoint of investors. Demand is so good but there are some troubles in supply. In the way of supply, 35% of copper production in the world is made by Chile. It is said quite a bit that there are production trouble in Chile. Such those troubles as especially strike or the logistic of raw materials produced in those mountain regions are an evidence of a trouble in supply. According to the Group of Global Copper Working which researches these works, there are copper deficit worldwide for almost 350 – 400 tones. It shows us that the troubles in copper production needs to be minimized, due to the fact that requirement of copper increases by developing and changing world conditions day by day.
When we look at copper prices, it is indexed to political developments in Europe. A set of basic developments and datas are ignored. In case there is not any development related to Greece, it is great mystery in which side the prices will advance. Due to the fact that markets are so sensitive that the least positive or negative news can effect everything. In this term that markets are in complex, the situation is not so good. At this moment, the problems of markets are being ignored. This situation has effected copper as well. This situation should not mislead us. Because, when we look at China, it has demand for refined copper, but this demand arises from that Chinese Government has restricted the credits for a year and businessmen have imported refined copper to overcome this difficulty, not from the usage of copper in construction, automobile or other scopes. Also, automotive industry has been developing in China. But this development will not be as last years according to me. China may slow down in this production. Therefore, we can say that a negative price from China may cause decreasing of the copper and goods prices. It can be an increase in copper prices if the expectation of going on progress of economical datas of USA consuming the most copper out of China, and if China increase storage activities of copper. The expectations that China, the biggest copper consumer in the world, will start to growth oriented policy in pursuit of the period of slowing down its economy.
2012 yılına mutlu giren altın yatırımcıları, Şubat ayının son işlem gününde yataklara düştü. Tüm umutlarla altına yatırım yapan herkes karalar bağladı.
Bunun nedeni olarakta, Amerika Merkez Bankası (FED) Başkanı Ben S. Bernanke gösteriliyordu. O gün yaptığı konuşma esnasında, her şeye rağmen ekonomik büyümenin ılımlı bir şekilde devam ettiğini ve işsizlik oranlarının iyiye gittiğini vurgulaması, US Doları’nın talebini arttırıyordu. Ayrıca konuşmasında Avrupa bölgesine de atıfta bulunan Fed başkanının, Yunanistan için yapılanların bir çözüm olmadığını belirtmesi ve Avrupa’nın bu kaynar kazandan kurtulabilmesi için daha çok çaba sarfetmesi gerektiğini söylemesi, Euro’da değer kaybı yaşanmasına neden oldu. Bu gelişmeler sonucunda ise, iki para birimine karşı güvenli liman olan Altında düşüş yaşanması kuvvetle muhtemeldi. Ancak ons fiyatında yaşanan 100 dolarlık düşüşü kimse beklemiyordu.
Fed başkanı, daha önce de bu tarz konuşmalar yapıyordu ama bu denli anlık hareketler altın paritesinde hiç yaşanmıyordu. Bunun başka bir nedeni olmalıydı. Piyasada altın talebini azaltacak başka bir etken…
Zaman ilerledikçe her şey gün yüzüne çıkıyordu. İsmi bilinmeyen bir yatırımcının(?) piyasaya 31 ton ve ya 1 milyon onsluk altın sürdüğü spekülasyonları kulaktan kulağa yayılıyordu. Bunun spekülasyondan öte, bir gerçek olduğunu ise aynı saatlerde Asya destekliyordu. Altın paritesinin yükselişini zaten istemeyen Asya fonlarının da bu furyaya katılıp, ellerindeki altını satmasıyla parite uzun yıllar unutulmayacak bir düşüşe sahne oldu. 2008 yılından itibaren ilk kez bu kadar sert düşüş yaşayan altın paritesi, günü %5’lik bir kayıpla tamamladı.
Kaç ocak sönmüştür, kaç küçük yatırımcının canını acıtmıştır bilinmez ancak bu işin ağa babası olan, büyük bir altın şirketi bile o gün %3 zarar ettiyse, bu beklenmeyen hareketin büyüklüğünü tartışmanın pek bir anlamı yok.
Artık olan oldu. Olmuşa da çare olmadığı için, gelecek planları oluşturulmalı. Öncelikle, bu sert yumruğun etkisi geçecek. Şu an piyasada dolaşan bu kadar büyük miktarda altın varsa, bilinmelidir ki alıcısı da vardır ve kısa bir zaman sonra altın talebi kaldığı yerden artmaya devam edecektir. Bu kabataslak yapılmış ve altın paritesinin üzerindeki kara toprağın atılacağının sözel olarak kısa bir analizidir.
Peki, sayılar ve gerçekler ne göstermektedir?
Öncelikle “tarih tekerrürden ibarettir” sözü unutulmamalıdır. Dünya ülkelerinin rezerv olarak kullandığı iki yatırım aracı vardır. Bunlardan birincisi US Doları, ikincisi ise “sarı metal” altındır. Bu iki gücün dışında, Avrupa birliği ülkelerinin kullandığı para birimi Euro ise dünya ekonomisi için belirleyici bir güçtür.
Varan 1; EURO’DAN KAÇIŞLAR DEVAM EDİYOR.
Herkes biliyor ki, Avrupa bölgesi tam bir kaos içindedir. Yunanistan ile başlayan bu kaos, Avrupa ülkelerinin notlarının kırılmasıyla devam etti. Ardından İspanya, Portekiz ve İtalya’nın da krizle boğuşması, bir Yunanistan vakasının daha yaşanacak olması korkusunu ortaya çıkardı. 2012 yılıyla beraber Yunanistan’ı kurtarmak için elele verilmesi, kara bulutların az da olsa dağılmasına neden oldu. Ancak, sonuç olarak kurtarma paketini almaya hak kazanan Yunanistan, aslında kurtulmuyor, Avrupa’yı daha çok batağa sürüklüyordu.
Varan 2; ABD GERÇEĞİ ve USD
Dünya devi (!) Amerika… Avrupa bölgesinin içerisinde bulunduğu kriz ortamından dolayı kimse Amerika’yı konuşmuyor. Ancak bilinmelidir ki asıl büyük tehlike burada devam ediyor. US Doları’nın babası, Fed Başkanı Bernanke,” işsizlik oranı iyiye gidiyor, ekonomide ki büyüme ise ılıman bir şekilde devam ediyor” dedikçe herkesin yüzü gülüyor. Ancak bunu son konuşmalarının hepsinde belirtiyor. Sürekli aynı şeyleri tekrar edip, herkesin ağzına birer parmak bal çalıyor.
Ancak göz ardı edilmemelidir ki, bunlar bilmecenin iyi tarafları. Kötü tarafı ise, faiz oranını 2015 yılına kadar arttırmayacak olmasıdır ki her konuşmasında bu tutumunu kararlı bir şekilde sergiliyor. Bernanke’nin korkusu ikinci ve üçüncü çeyrekte kötü gelen Üretim ve takibindeki Tüketim Verileri idi. Ağustos 2011’de Jackson Hole’de de QE2 (İkinci Parasal Genişlemede ) yi açıklayarak faizleri düşük tutma pahasına herşeyi yapabileceklerini gösterdi. Daha fazla dolar daha ucuz dolar demektir. Bu denklemi herkes biliyor. Ucuz dolar ve ucuz euro ile birlikte o dönemde hep altın rallileri izledik. Yıl sonuna doğru ise Bernanke ‘En büyük korkumuz deflasyondur.’ diyerek Şubat ayında yaptıkları bir sonraki FOMC toplantısı için üçüncü parasal genişleme sinyali vermişti. Ancak korkulan olmadı. 2011 Aralık, 2012 Ocak ve Şubat aylarında iyi gelen üretim, tüketim ve işsizlik verileri ile (bazen beklentilerin neredeyse 2 katı) işin içerisine yaklaşan 2012 Başkanlık Seçimleri hesapları da eklenince parasal genişlemeye de (şimdilik) gerek kalmadı.
FED bir BoJ olmak istemiyor, bu uğurda da herşeyi yapmaya hazır olduğunu biliyoruz. Ancak ABD’de seçim öncesinde ‘Borç Tavanı’, ‘Parasal Genişleme’ gibi argümanların masadan kaldırılacağını az çok tahmin ediyoruz. Çünkü Mr. Bernanke, Obama’ya yaptığı hizmetlerden dolayı o koltukta oturuyor ve Obama’yı güçlü rakipler karşısında zorlayacak hamle yapmayacağı da aşikar.
Altın fonksiyonuna ABD parametresini de eklediğimizde elde ettiğimiz sonuç şu; düşük faiz oranlarının bir süre daha devam edeceğini bunun altının lehine olduğunu ancak iyi giden makro verilerin emtia, hisse senedi ve dolara karşı olan riskli varlıklara alım getireceğini bunun da altını spekülatif fiyatlara taşımayacağını biliyoruz.
Bu denklemin daha önce nasıl çalıştığının örneklerini bir miktar aşağıda vermeye çalıştık;
2011 yılında Euro ve US Doları’nın talep görmediği dönemde, Altın fiyatlarının iki defa zirve yaparak, 1921 $’dan işlem gördüğü grafikte görülüyor.
Ayrıca aşağıda ki tablo da ise, o tarihlerde üç yatırım aracının da görmüş olduğu talep, fazlasıyla açık bir şekilde gözler önüne serilmektedir.

Teknik açıdan ise Mart ayı altın paritesi için nasıl geçebilir?
Öncelikle parite üzerinde var olan satış baskısı göz ardı edilemez. Yaşanan travmayı atlatması çokta kolay olmayacak. Satış hareketlerinin devam etmesi halinde 1680$ seviyesi önemli bir destek noktasıdır. Bu seviyenin de altına inişlerde ise tekrar alım işlemleri için sırasıyla 1622 ve 1544 $ seviyeleri beklenmelidir.
Madalyonun diğer yüzünde ise, kuzeyde bekleyen 1728 $ direnç noktası önemlidir. Bu seviyenin yukarı yönlü geçilmesi, tüm ihtişamıyla fiyatların kendisine yaklaşmasını bekleyen 1788 $ direnç seviyesinin önemini yükseltebilir. Daha önceki zamanlarda da fiyatlara sert direnç uygulayan bu noktanın yukarı yönlü aşılması ise fiyatların yeni zirvelere göz kırpması anlamına gelmektedir.

Noktayı koymadan önce küçük bir tavsiye: Altın her zaman artar mantığı doğrudur. Ancak artacağı zamanı iyi belirlemek gerekmektedir. Kaş yapalım derken göz çıkarmamak önemlidir.
Uluslararası piyasaların gündeminin merkezini uzun zamandır Euro Bölgesi borç krizi meşgul ediyor. Borç krizinin en öne çıkan ülkesi ise kuşkusuz Yunanistan. Pek çok insan Yunanistan'ın içinde bulunduğu durumu yolsuzluklar, tembellik, hazıra alışmak gibi nedenlerle açıklamayı tercih ediyor olsa da söz konusu durumun yalnızca iç dinamiklerle açıklanmaya çalışılması büyük resmin görülmesini engelleyebilir. Özellikle Türkiye'de konu Yunanistan olunca pek çok akademisyenin bile duygusal yorumlarda bulunduklarını görebiliyoruz. Peki bu durum Yunan halkı ve politikacılarının neden olduğu lokal bir kriz mi yoksa Avrupa Birliği ekonomik yapılanmasının ortaya çıkardığı kaçınılmaz bir sonuç mu? AB yetkilileri arasında bütün sorumluluğu Yunanistan'a yüklemek için gösterilen telaşlı çabalar aslında çok daha büyük bir problemden gözleri uzaklaştırma çabası da olabilir.
Küresel krizin başlangıcını hatırlarsak 2008 yılında ABD mortgage piyasasındaki çöküş ve takip eden mali kriz 2009 yılında AB'ye sıçramış İngiltere emlak piyasası ve Fransa mali piyasasında yaşanan krizler sonrası 2009 sonlarında da Yunanistan'ın borç miktarının GSYİH'sına oranının %120 seviyesine ulaştığı anlaşılmıştı. AB mali standartlarını belirleyen Maastricht kriterleri gereğince %60'a kadar izin verilen borç stoğunun %120'ye ulaşılması bir anda Yunanistan ve dolayısıyla Euro Bölgesi için endişeleri arttırmıştı. Yükselen endişelere rağmen bu süreçte AB tarafından etkili bir çözüm stratejisi ortaya konulamadı. İlk aylarda AB yetkilileri tarafından Yunanistan'ın yardıma ihtiyacı olmadığı, çözümü kendi imkanlarıyla sağlayabileceği dile getirildi. Daha sonra İtalya, İspanya, İrlanda ve Portekiz gibi Ülkelerin benzer borç sorunlarıyla karşı karşıya oldukları ortaya çıkınca yardım gerekliliği konusunda fikir birliği sağlansa da yardımın boyutu, kaynağı ve uygulanacak şartlar konusunda uzun bir süre AB ülkeleri anlaşamadılar. Bu süreç uzadıkça Yunan mali sektörüyle iç içe olan neredeyse tüm AB ülke mali sektörleri de krizin içine çekilmeye başladı. Krizin bulaşıcılığını nihayet kavrayan AB liderleri ise bu süreçte çeşitli yardımlar ve düzenlemeler gerçekleştirdikten sonra geçtiğimiz hafta içerisinde Yunanistan için 130 milyar Euro'luk ikinci büyük yardım paketini onaylayarak çözüme yöneldiler. Yunanistan borç krizinin Euro'nun geleceğini tehdit edebilecek boyutta olması AB ekonomileriyle ilgili endişeleri arttırmışken bu yardım paketi piyasaları biraz da olsa rahatlattı. Kimileri çözüm sürecine girildiğini düşünürken pek çok ekonomist ise çözüme giden yolun halen çok uzun oldğunu söylüyor.
Yunan ekonomisi incelendiğinde yapısal sorunların göz ardı edilemeyecek boyutta olduğu göze çarpıyor fakat 1981 yılından bu yana AB üyesi olan bir ülkenin bu kadar kemikleşmiş yapısal sorunları olmasında AB ekonomik sisteminin etkinliğini göz ardı edilmemeli. Yunan ekonomisi devletin ağırlığının yüksek olduğu bir ekonomi. Nüfusun önemli bir bölümünün işvereni konumunda devlete bağlı kurumlar görünüyor. Sanayi üretiminin ülke gelirindeki payı oldukça düşük. En büyük gelir kaynakları tarım ve turizm. Ülkede kullanılan dayanıklı tüketim mallarının büyük kısmı diğer AB ülkelerinden ithal ediliyor. 30 yıllık AB üyeliği sürecinde devlet teşvikleri ve AB fonlarına rağmen ülkede güçlü bir sanayi üretim sektörünün oluşamamasının da Yunan halkının tembelliğiyle açıklanması sağlıklı bir analiz değil. OECD rakamlarına göre Yunanistanda yıllık ortalama çalışma saati 2119 saatken Almanya'da yıllık çalışma rakamı yalnızca 1390 saat. Tek başına bu veri bile Yunan ekonomisinin geldiği noktada iç dinamiklerin etkinliği konusunda fikir verebilir. Bağımsızlığını diğer Avrupa ülkelerinden daha geç elde eden Yunanistan sanayileşmesini gerçekleştirmekte de geç kaldı. AB üyeliği'nin ardından özellikle gümrük birliği antlaşması sonrası ülkedeki sanayi sektörü yabancı üreticilerle rekabetinde korunma gücünü kaybetti. 2000 yılında Drahmi'den Euro'ya geçiş ise adeta Yunan sanayi üreticisi için sonun habercisi oldu. Örnek vermek gerekirse Euro öncesinde Almanya'nın Yunanistan'a ihracatı 4 milyar dolar seviyesindeyken 2009'da bu rakamın 12 milyar Euro'ya çıktığını görüyoruz. Aynı dönemde Yunanistan'ın Almanya'ya ihracatı ise yalnızca 2 milyar dolardan 2,5 milyar dolar seviyesine çıkmış. Sanayileşmesini AB ortaya çıkmadan önce tamamlamış başlıcaları Almanya, Fransa ve İngiltere olan AB'nin merkez ülkeleri kur duvarının yıkılmasının ardından Yunan pazarını neredeyse tamamen ele geçirmiş durumda.
Krizin derinden etkilediği ülkeleri tekrar göz önüne alırsak Yunanistan'a benzer bir tablo görürüz. Tarihsel nedenlerle sanayileşme hamlelerine geç başlamış, güçlü bir sanayi sektörü oluşturamadan birlik bünyesine katılmış uzun süreli AB üyeleri. İtalya, İrlanda, İspanya ve Portekiz farklılıklar gösterseler de yapısal sorunların Yunanistanla benzer olduğu ortada. Bu noktada AB ekonomik sisteminin sorgulanması gerekliliği ortaya çıkıyor. Görünen o ki çevre ülkelerle ilgili koruyucu önlemler yetersiz kalmış durumda ve gümrük ve kur duvarlarının kaldırılması çevreyi merkezden uzaklaştırmış durumda. AB projesi Avrupa uluslarının mutlak entegrasyonu hedefiyle ortaya atılmıştı. Bunun ekonomik ayağında ise çevre ülkeler olarak tanımlayabileceğimiz bu ülkelerin merkez ülkelerle aralarındaki farkın kapanması en önemli hedefti. Bugün gelinen noktada söz konusu ülkelerin içinde bulunduğu durum gösteriyor ki çevre ülkeler merkez ülkelere yakınlaşmak yerine daha da uzaklaşmış durumda. AB projesini ayakta tutan en önemli hedefteki bu başarısızlığı kabullenmeyi göze alamayan AB yetkilileri için Yunanistan'ı suçlamak kolay bir çıkış yolu oldu. Öyle ki zaman zaman bir Afrika ülkesi için yapsalar ırkçılık nedeniyle siyasi hayatlarını bitirebilecek açıklamaları Yunanistan için yapmaktan çekinmediler. Avrupa siyasi kültürünü yakından tanıyanlar için bu tip açıklamalar şaşırtıcı gelebilir ama perde arkasında var olan sorun ve endişelerin büyüklüğünü tahmin edenler için yaşanan telaş sürpriz değil.
Sonuç olarak Yunanistan krizinin nedenlerini doğru bir şekilde analiz etmeden Euro'nun geleceği hakkında sağlıklı bir öngörü belirlenmesi mümkün görünmüyor. Euro bölgesini yönetenler bugüne kadar ortaya çıkan krizlere geç ve yetersiz tepki vermekle sürekli eleştirildiler. Bugün gelinen noktada da derinlemesine analizler yapıp, yapısal çözümler üretecek ortak bir akıl üretmekten uzak görünüyorlar. İçinde bulunduğumuz günlerde Euro'nun ateşi biraz düşürülmüş gibi görünse de hastalığı tedavi edecek inisiyatif halen ufukta görünmüyor. Çevre ülkeleri suçlayarak asıl problemleri gözardı etmek Önce Euro Bölgesi sonra da tüm AB projesini tarihe gömebilecek bir süreci başlatabilir.
Avrupa’da kriz yaşayan ülkelerin kriz nedenleri farklı. Almanya ve Fransa daralmış olabilir ama bu daralmadan kurtulabilir teknoloji ve tasarruf edecek ekonomiye sahipler. Ekonomisinin içinde ciddi sorunlar bulunan Yunanistan, Portekiz, ispanya ve dışa bağımlılığı çok olan İrlanda gibi ülkelerin kolay kurtulmaları zor. Bu nedenle bu ülkeler problemliler.
Doğu Avrupa ülkelerinin, batı Avrupa’daki sıkıntılar nedeniyle ve alt yapılarının zayıf olmaları krizde büyük yaralarla çıkmalarına sebep olabilir. Krizin dışında bulunmaya çalışan doğu Avrupa ülkeleri krizden kurtulmak için çaba sarf ediyor.
Yunanistan krizinden yavaş yavaş kurtulmaya başlayan Avrupa’da yeni tehlike İspanya ve Portekiz. Yunanistan’ın üzerinde oluşturulan aşrı baskı aynı şekilde bu ülkelere de yapılırsa temerrüt riski İspanya ve Portekiz’de de başlayabilir. Portekiz’in borcu diğer sorunlu ülkelere nazaran, en az olan ülke olması toparlanmasında avantaj olarak görülüyor. Lakin not indirimlerinden de nasibini almış olan Portekiz bütçe ve kemer sıkma maratonuna şimdiden başlamış durumda. İspanya için aynı şeyleri söylemek güç. Çünkü İspanya’nın cari açığı her periyotta genişlemekte ve resesyonların hızlanmasına etki etmekte. Aynı oranda işsizlik verilerinin de tavan yaptığı ispanya, cari açığı kontrol altına alamaması durumunda yeni tasarruf planları yapmak zorunda kalacak. Tasarruf planlarının Yunanistan’daki gibi tepkiyle karşılanması da yüksek ihtimal. Yaklaşık olarak 20milyar€ tasarruf planının hayata geçmesi bekleniyor.
Yapılan müdahaleler ve alınan tedbirler etkilerini göstermekte güçlük çekiyor. Ekonomideki bu çöküş tüm dünyaya neredeyse yansımış durumda ve tüm gözler Avrupa’ya çevrilmiş durumda. Avrupa’nın isteği IMF’nin borç verebilmesi için kaynak artırımı. Avrupa’nın bu isteğine küresel ekonomilerde pek sıcak bakılmıyor. 2. Bir istek ise Avrupa istikrar fonunun (EFSF) arttırılması. Bunu tüm Avrupa destekliyor. Ancak yapılması kolay gözükmüyor. Şöyle ki bazı yaptırımlar ve tüzükler Almanya anayasasına ters düşüyor. Bu kaynakların arttırılmasının asıl amacı Avrupa’ya güvenlik duvarı sağlamak. Olası ikinci kriz şokundan yara almadan kurtulabilmek.
Peki, Avrupa bunu gerçekleştirebilir mi? Asıl mesele bu. Likidite sorunu yaşayan, bankacılık sektöründe ciddi sorunları olan, tahvil alınıp satılarak piyasayı döndüren bir ekonomi, bunu yapabilir mi? Yapılabilir. Ancak hiçbir AB ülkesinin bunları yapacak güveni yok. Çünkü en büyük sıkıntıları likidite. Yani sıcak para.
Avrupa’yı bu krizden kurtarabilecek olan ülke Almanya. Zaten ellerinden geleni yaptılar diyebiliriz. EFSF’ye destek oldular. Yunanistan için kolları ilk onlar sıvadı. Tabi Almanya’da kendi ekonomisini ve halkını düşünmek zorunda daha fazla yardım yapmaya onların da ekonomileri yetmeyebilir. Çünkü Yunanistan’a ne kadar yardım yapılırsa ispanya ve Portekiz’de aynısını bekleyecektir. Avrupa’nın tek umudu aslında Yunanistan’da yaptıkları kemer sıkma politikalarının işe yaraması aksi takdirde Avrupa’da tüm dengeler değişebilir. Gelişmekte olan ülkeler gelişmiş olan ülkelerin ekonomilerinin önüne geçebilir. Hatta bir soğuk savaş bile çıkabilir. Yani Avrupa’da her şey olabilir.
Avrupa’daki bu gergin ve olumsuzluklarla dolu yapılanmalar, dünyadaki tüm piyasaları etkilemekte. Bu Avrupa’nın ithalat ve ihracat gücünden kaynaklanmakta. Borsalar ve sermeye piyasaları da bu yapılanmalardan payını almış durumda. Dip seviyesi gören hisse senetleri. Çöp seviyesinde bulunan tahviller. Avrupa’da değerlenen dolar, yatay ve dengesiz ilerleyen emtia piyasası.
Altın çağlar boyunca her zaman güvenli bir liman olmuştur yatırımcı için. Ekonomik krizlerde ise dövizlerin değer kaybı olması nedeniyle yatırımcı altına gider. Hem fiziki olarak hem de takas piyasalarında bu böyledir. 2009 yılında bunun en büyük örneğini de görmüş olduk. Tüm dünyayı saran küresel kriz dövizlerden kaçan yatırımcılara altını işaret etti. 850.10 dolar bandın da bulunan altın krizle birlikte durdurulamaz yükselişine başladı. Virüs gibi yayılan kriz yatırımcıları dövizden çektikçe altın değerlenmeye devam etti. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin altın rezervlerini genişletmek istemeleri de altını tek başına iktidar yapmaya yetti. Sonuç olarak 2011’in sonlarında altının ons’u 1918 dolar seviyelerini test etti. Zirveden kontrollü bir şekilde geri çekilme gerçekleştiren altın nisan ayı itibariyle 1800 dolar seviyelerine tekrar tırmanabilir. Krizin toparlanmaya başlamasıyla dövizlere dönmeye başlayan yatırımcılar altının değer kaybetmesine sebep oldu. Tabi bu altının halen güvenli liman tabirinden çıktığı anlamına gelmiyor. Piyasalardaki bu dengesizlik krizin somut olarak geçeceğine henüz halkın inanmayışından kaynaklanıyor da olabilir. Lakin yapılan tüm çalışmaların uzun vadede etkilerini göstereceğinden emin olmak gerek. Şuan her şey kötü görünüyor olabilir. Ama bu düzelmeyeceği anlamına gelmez.
2012 yılının ilk aylarında eurusd paritesi 1,2620 seviyelerinde dip yaptı. Toparlanma çabalarına başlayan piyasalarda eurusd paritesi 1,3485 direnç noktalarını test etti. Piyasadaki alıcıların halen net olarak güvenini kazanamayan Euro, ABD’de yapılan reformların sonuçlarını göstermesiyle uzun vadede değer kaybı yaşatabilir.
Avrupa’yı vuracak bir krizde yine bir emtia üyesi petrol. Ortadoğu’ya yapılacak olan ambargonun sonuçlarını tabii Avrupa da ödeyecek. İran’ın Avrupa’ya petrol ihracatını durdurması brent petrol fiyatlarını 125 dolar seviyelerine getirdi. Temmuz 2012’de bu ambargoların net sonuçlarını hep birlikte görme fırsatı bulacağız.
2012 de gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerin bu yıl ödemeleri gereken 7.6trilyon dolar borçları bulunuyor bu borcun 3trilyon doları Japonya, 2,8 trilyon doları da ABD’ ye ait. Bu borçların ödenmesi için bankaların güvenli bir liman ve tahvil alıcısı bulmaları gerekiyor ve bu da zor bir iş. Gelişmekte olan ülkelerin büyüme hızlarında vites küçültmeleri kendi kamu iç borçlarını ödemek için aldıkları bir karar.
Bakır, insanoğlunun binlerce yıl önce kullandığı ilk ve en önemli metaldir. Bakır kullanımının bu kadar erken yaygınlaşmasının en büyük nedeni doğada saf halde bulunabilmesi ve işlenmesinin kolay olmasıdır. Kimyasal simgesi “CU” olan bakır, kimyasal tepkimelere dayanıklı bir metal olup aynı zamanda kolay kolay aşınmaz ve paslanmaz. Çeşitli şekillerde işlenebilecek kadar yumuşak olması ve çok iyi bir elektrik iletkeni olduğundan dünyadaki bakır üretiminin yarıdan fazlasının elektrik sanayinde kullanılması, bu emtiayı çekici kılan en temel özelliklerdendir.
2008’de ABD’de patlak veren ve hala devam eden küresel krizin etkisiyle emtia fiyatlarında – bilhassa altında – artışlar gözlemledik. Global krizin bir virüs gibi yayılmasıyla altının rekor fiyatlara koşması sonucu, bu emtiayı almaya gücü yetmeyen yatırımcılar, altının ikamesi olmaya en yakın olan bakıra ve gümüşe yönelmişlerdir. Bakıra olan bu talep sonucunda bakır fiyatlarında ciddi artışlar yaşanmıştır.
Bakır fiyat artışları üzerinde etkili olan başka maddeler de var. Bunlardan en önemlisi 2010 yılında Şili’de meydana gelen deprem. Şili diyoruz çünkü %35 ile dünyanın en çok bakır üreten ülkesi Şili’dir. Bakır üretimini yapan Codelco’nun (Şili Bakır İşletmesi) yapmış olduğu faaliyetler , bu anlamda çok büyük öneme sahip. Burada olan bir grev, bakır fiyatlarının yükselişini tetikleyecek olan en önemli etkendir. Bakır fiyatlarını destekleyen bir diğer faktör de; Endonezya’da bulunan dünyanın en büyük ikinci bakır üreticisi olan Freeport Mc-Moran şirketinde yapılan grevlerdir. Eylül ayından beri bakırdaki fiyat artışının en önemli nedenlerinden biri burada çalışanların %90’ının katılımıyla yapılan grevlerdir. Bu olumsuz gelişmelerin yaşandığı tarihte şirket fünde 30 milyon dolar zarara uğramıştı.
Konut dediğimizde bakır önemli bir girdidir. İnşaate 1 ev için ortalama 80 kilo bakır kullanılıyor. Emtia deyince bakırda sadece akla ev değil, Çin geliyor. Çin’de sadece emlak, konut değil, aynı zamanda otomobil, sanayi, kablo ve birçok şeyin kullanımında bakır önemli bir paya sahip. Çin deyince akla talep geliyor. Yani bütün dünya üretimini sünger gibi çeken bir ülkeden bahsediyoruz. Bütün bu gelişmeler bir pakete konulduğunda ve yatırımcı alanına yatırımcılar açısından baktığınızda, bakırda bir risk iştahı oluştuğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyle bakır tarafında böyle iyimser bir hava var. İşin talep yanı böyle iyimserken, arz yanında da elbette sıkıntılar var. Arz tarafına baktığımızda, dünyanın bakır üretiminin %35’ini Şili yapıyor. Şilide’de üretim problemlerinin olduğu sık sık söyleniyor. Özellikle de grev veya o dağlık bölgelerde üretilen hammaddenin lojistiği gibi problemler, arz yönünde de sıkıntı olduğunun göstergesidir. “Küresel Bakır Çalışma Grubu” adı altındaki bu işlerin en iyi araştırmasını yapan grup, genel olarak dünyada 350-400 ton bakır açığının olduğunu söylüyor. Bu da, her geçen gün gelişen ve değişen dünya koşulları gereği bakıra olan ihtiyacın daha da artacağından ötürü bakır üretimindeki problemlerin en aza indirilmesi gerektiğinin en açık göstergesi.
Şu an bakır fiyatlarına baktığımızda, zaman tamamen Avrupa’ya ve politik gelişmelere endekslenmiş durumda. Temel birtakım gelişmeler ve veriler arka planda kalmış durumda. O yüzden Yunanistan ile ne olacağıyla ilgili net bir gelişme olmadığı taktirde fiyatların hangi yönde ilerleyebileceğini kestirmek gerçekten çok güç. Piyasalar o kadar hassaslaştı ki artık en ufak bir olumlu veya olumsuz haberi büyüterek yaşıyor. Piyasaların kafasının karışık olduğu şu dönemde görüntü aslında o kadar da iyi değil. Piyasaların birçok problemi halının altına süpürdüğü bir dönemden geçiyoruz. Bu iyimser hava bakıra da yansıdı. Bu hava “ artık tamam işler iyi mi gidiyor?” yoksa “geçici bir trend mi?” diye sorulduğunda, bence fazla heyecanlanmaya gerek yok. Çünkü Çin açısından bakıldığında, Çin’in gerçekten talebi var. Rafine bakıra (işlenmiş bakıra) talebi var ama bu talep doğrudan doğruya inşaatte, otomobil sanayinde, diğer alanlarda kullanıldığı için değil, doğrudan doğruya Çin hükümetinin geçtiğimiz 1 yıl içerisinde kredilere çok sıkı koşullar getirmesi, ve bir bakıma iş adamlarının bu kredi zorluğunu aşmak için yurtdışından işlenmiş bakır ithal etmelerinden kaynaklanıyor. Ayrıca Çin’de çok ciddi anlamda otomobil sanayi (ki biliyorsunuz Çinliler 8-10 sene öncesinde bisikletten otomobile geçtiler ) gelişiyor. Ama bu tamamıyle bana kalırsa geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi olmayacak. Muhtemelen Çin bu üretimi konusunda biraz daha yavaşlayacak. Dolayısıyla Çin’den gelecek olan olumsuz bir fiyat emtia fiyatlarına dolayısıyle bakır fiyatlarında düşüşlere neden olacaktır diyebiliriz. Çin’den sonra en fazla bakır tüketen ABD ekonomik verilerinin iyileştiği beklentisinin devam etmesi ve Çin’in bakır stoklama faaliyetlerini artırması ile bakır fiyatlarında artışlar görülebilir. Dünyanın en büyük bakır tüketicisi olan Çin’in ise, son 10 çeyrektir ekonomisini yavaşlatma sürecinin ardından tekrar büyüme odaklı politikasına başlama beklentileri, emtia fiyatlarında genel bir iyileşmeye sebep olabilir.
Bundan birkaç yıl önce güçlü ses getiren Nabucco, Türkiye'nin son dönemde imzaladığı enerji projelerinin alternatif olarak görülmesi, Nabucco boru hattı projesi utopia mı oldu? Sorusu akıllarda soru işareti bıraktı. Türkiye'nin 2011 yılın sonunda Azerbaycan ve Rusya ile imzaladığı Trans Anadolu ve Güney Akım projeleri, Nabucco projesini hayale yolculuk serüveninin içine itiyor. Türkiye, Rus gazının karadeniz sularından geçerek Avrupa’ya ulaşmasını sağlayan “Güney Akım Boru Hattı” anlaşmasını imzaladı. Nabucco’ya darbeyi vuran bir diğer proje “Trans Anadolu Boru Hattı” oldu. Nabucco projesini hayata geçirmemek ve Orta Asya ve Ukrayna’nın arz gücünü by-pass etmek için Rusya tüm çalışmaları yapıyor. Türkiye bu büyük oyunların baş rol oyuncusu; stratejik konumu ve “doğu-batı koridoru” olma özelliği taşıyor. Avrupa’nın enerji ihtiyacının çeşitlendirmesi ve “hub country” konumunda olan Türkiye’nin “ticaret merkezi” olma yolunda ilerlemesi, Türkiye açısından olumlu gelişmeler yaşanmasını sağlıyor.
Nabucco Projesi ve diğer alternatif rotaların araştırılmasında en önemli etken AB’nin Rusya'ya olan doğal gaz bağımlılığını azaltmak ve enerji arz güvenliğini arttırmaktır; bu durum, Türkiye'nin jeopolitik önemini artırır. Yüksek sera gazı emisyonu nedeniyle kömür yakıt santrallerine kısıtlama getirmeleri ve yenilenebilir neslin hızlı gelişiminin önünde bulunan engellerin kaldırılması adına AB gaz bakımından dışarıya son derece bağımlıdır. Avrupa Birliği, doğal gaz ihtiyacını Rusya, Cezayir ve Norveç'ten sağlamaktadır. 2030 yılına kadar doğal gaza olan iç talep yüzde 25 artacağı öngörülüyor, bu durum dışa bağımlılığı daha da çok arttıracaktır. Dolayısıyla, AB’nin alternatif yollar ve yeni kaynaklar arayışı içerisine girmesi gerekiyor, keza şuan içinde bulunduğu borç krizi ve hava şartları nedeniyle tüm çalışmalarını bu iki alana odaklamış durumda. Bu anlamda, AB'nin Rusya'ya olan bağımlılığını azaltmak amacıyla, Batı Avrupa'ya Türkiye üzerinden Orta Asya'dan doğal gaz taşımak için Nabucco boru hattı inşa etmek istiyor. Nabucco, AB ve ABD tarafından destekleniyor. Bu projenin temel amacı Rusya’yı by-pass etmek ve AB’nin doğal gaza olan talebini karşılamaktır. Projenin gerçekleşmesi ile birlikte, Türkiye doğu-batı enerji koridorunun en önemli ülkelerinden biri haline gelecektir. Nabucco’nun gerçekleşmesi her ne kadar kısa vadede ütopia gibi gözükse de ileri aşamalarda gerçekleşmesi büyük oyunun en önemli aktörü rolunu alacak olan Türkiye için olumlu gelişme olacaktır.
Nabucco boru hattı AB pazarına Hazar ve Ortadoğu bölgelerinden doğal gaz transferi sağlamak için planlanmıştır. AB enerji stratejisinin temel konulardan biri gelecekte izlenecek doğal gaz arz güvenliğidir. Bir diğer sorun ise, AB'nin doğal gaz tüketiminin giderek artmasıdır; 2011’de 590 milyar metreküp doğal gaz tüketimi yapan AB araştırmalara göre, 2030 yılında 753milyar metreküpe ulaşacağı bekleniyor. AB enerji güvenliği endişeleri yaşamakta, 2006 ve 2009 yılında Ukrayna ile Rusya arasında çıkan anlaşmazlık yüzünden Avrupa'ya gaz akışının kesintisi yaşanmıştı AB tedarikçileri çeşitlendirmek için Türkiye’yi en önemli noktaya taşıyor. Nabucco tamamen Rusya'yı by-pass etmek için oluşturulmuş ancak Rusya, Bulgaristan, İtalya ve Avusturya'ya Karadeniz doğal gaz taşımak için güneye akışı kurmak istiyor. Gazprom liderliğindeki Güney Akım boru hattı projesi Nabucco boru hattına rakip olarak görülüyor.
Avrupa Birliğinde yaşanan borç krizi nedeniyle finansman konusunda belirsizlikler ve arz kaynaklarının kesinleşmemesi Nabucco projesinin gerçekleşmesini olumsuz etkiliyor. Türkiye- Rusya ve Türkiye-Azerbaycan enerji birliğinin kurulması Nabucco’nun teoride gerçeleşebileceği ama pratikte oyundan elendiğini gösteriyor. Türkiye bu sorunların kısa vadede çözümünün neredeyse imkansız görülmesi nedeniyle Türkiye'nin Nabucco konusunda daha fazla beklemeyi doğru bulmayarak gerçekleşmesi çok daha mümkün olan Güney Akım'ı ve TANAP projesini desteklemeyi tercih ettiği görülüyor. Bu durum, Avrupa Birliğinin Rusya’yı by-pass edip, bağımlılığını azaltma politikasını ekarte ettiğini ancak Avrupa’ya gaz sevkiyatı sorununda çözüme yardımcı olacağı gösteriyor. Rusya ve Türkiye 2012 yılında doğal gaz hacminin yaklaşık olarak 32 milyar metreküpe çıkarılması konusunda anlaşmaya vardılar. Trans Anadolu gaz boru hattı yolu ile Azerbeycan’dan 21 milyar metreküp gaz sevkiyatı gerçekleşeceği konusunda ortak paydada buluşuldu. Avrupa’ya toplamda 64 milyar metreküp gaz sevkiyatı hedefi belirlendi.
AB – Türkiye, Nabucco ile Rus gazına olan bağımlılığını azaltabilecek mi? Nabucco projesi gerçekten Rusya'nın tekelini kırabilir mi? Nabucco ve diğer alternatif rotaların başarı olasılığı nedir? Bu proje gelecekte hayata geçirilebilir mi? Nabucco'nun kaderi AB ülkelerine ve diğer önemli aktörlere (Türkiye, Azerbeycan, Türkmenistan,İran ve en önemlisi ABD’ye) aynı zamanda baş rol üstlenen aktörlerin uzun vadeli çıkarlarına dayalı. Nabucco’nun yüklü bir maliyet içermesi, Boru hattının dolduracak yeterli gazın tedarik edilememesi , aynı zamanda Türkiye üzerinden geçecek olan Nabucco hattının gaz sevkiyatında doğu-batı koridoru rolü üstlenmesini Rusya ve Azerbaycan’ın karşı çıkması. Bununla birlikte Türkiye, “Güney Akım Boru Hattı” ve “Trans Anadolu Boru Hattı” projelerinde anlaşması “Nabucco gerçekliğinden” oldukça uzaklaştırdı...
Dünya ekonomisinin dar boğazda olduğu şu günlerde, artan Avrupa Borç krizi bu durumu daha da vahim bir hale getirmeye devam ediyor. Faturanın büyük bir kısmı ise Yunanistan adına çoktan kesildi. Euro Bölgesinin düştüğü bu kötü durum; en başta, AB’nin kuruluşunda hata olduğu bilinmesine rağmen nüfusu bir kaç milyon olan bu küçük Akdeniz ülkesine mâl ediliyor. Avrupa Birliği’ni kuran güçlü ekonomiler, siyasi bir inat uğruna Yunanistan ve benzeri ülkeleri aralarına almasalardı , zaten bu sorunları en baştan engelleyebileceklerini biliyorlardı. Şimdi ise dönüp kendilerine bakmak yerine Yunanistan’ın tembel ve çok tüketici olmasından yakınıyorlar. Oysa ki bu durum sadece “bile bile lades” ‘ten ibaret bir gerçek olarak kendini gösteriyor.
Zaten, çoktan AB’den ayrılması gereken bir ülke olan Yunanistan’ı , sözde kurtarma önlemleri alınmaya devam ediliyor. Bu sözde çalışmalar piyasa gündemini meşgul edip, Dünya ekonomisini kandırmaktan öte gidemeyen bir dizi planlardan ibaret. Aslında herkes gemisini kurtaran kaptan olmanın peşinde. Yunanistan ise her planın bir parçası olmaya devam ediyor. Avrupa Birliği cephesine bakıldığında ; istedikleri şey, kemer sıkma önlemleriydi. Yunan parlamentosu, halkının karşı çıkmasına rağmen, AB güçlerinin bu isteğini onayladı. Şimdi ise dahasını da istiyorlar. Kurulan plan aslında çok açık. Olası bir Yunanistan temerrütünde ,” Biz elimizden geleni yaptık; Ancak Yunanistan alması gereken önlemleri alamadı” diyebilmek. Bilinen bir gerçek var ki ; o da Birliğin kendisini çoktan Yunanistan’sızlığa alıştırmış olması. Elbette komşuyu günah keçisi yapan bir tek AB değil. Amerika Merkez Bankası (FED)’da çoktan suçluyu buldu. Suçlu kim mi? Tabi ki Yunanistan ve onun alamadığı önlemler ! FED Başkanı Bernanke “ Yunanistan’ın Borç Sorunu, Finans piyasalarındaki sıkıntının temel kaynağı” dedi. Bakın; küçük bir ülke ,nelere kadirmiş görüyoruz değil mi?
Dünya’nın egemen güçlerinin hatalarını kabul etmeleri ve kendileriyle yüzleşmeleri gerek. Avrupa Birliği, kuruluşunda aldığı kararları sıkı sıkıya uygulasa ve uygulatsaydı. Gerçekten Maastricht kriterlerine uymayanları birliğine kabul etmeseydi, hatta ve hatta bugünkü parasal sıkıntının en büyük kaynaklarından birisi olan ortak para birimi euro’yu kabul etmeseydi; Şuan ki, piyasaya hakim olan kriz yaşanmayabilirdi. Peki ya Amerika ? Onun açısından suçluyu öne atmak kolay. Kendisi ile yüzleşebiliyor mu? Yıllardır, şimdiki global krizin ve öncekilerin alt yapısını hazırlayan en büyük sorunu çıkaran ABD değil mi? Her sıkıştığında rezerv para birimine sahip olmanın avantajına kapılıp dolar basmasaydı. Piyasadaki bu balon şişkinlik her fırsatta patlak verir miydi? Tabi ki, Yunanistan suçlu değil diyemeyiz. Bilinen en keskin suçları, mali politikalara uymaması, üretken olmaması ve tüketimi fazla olması. Ancak bunlar, komşunun sonradan edindiği özellikler değil ki. Yıllardır tek gelir kaynağı turizm olan bir ülkeden bahsediyoruz. Bu durum herkes tarafından en baştan beri biliniyordu. E sen, bu bildiklerine rağmen , tutar birliğine alırsan bu ülkeyi , bir de eline oldukça pahalı olan euro’yu verirsen bir süre sonra olacak sonuç belli. Kısacası, bu kriz kaçınılmazdı. Ve şuan söylenenin aksine Yunanistan sadece bu krizin resimdeki suçlusu. Asıl suçlu ise her seferinde yanlış kararlar alanlar ve onların uygulayıcısı olan kişilerin ta kendisi.
2011 yılında yüzde 11 büyüyen bir Türkiye gördü tüm dünya. Bazı şirketlerin sunmuş oldukları beklentilerden daha fazla büyüyen bir ekonomi görünümü kazandı. Ancak bu yüksek büyüme rakamı her şeyin yolunda gittiğinin bir göstergesi midir? Bunu anlamak için temel birkaç göstergeyi yorumlamak yardımcı olabilir.
Başlıca bakılması gereken konulardan bir tanesi dış ticaret dengesidir. İthalat ve ihracat kalemlerinin arasındaki farkı gösteren bu göstergede 2011 yılı ihracatının 2010 yılına göre yüzde 18,2 artış göstererek 134 milyar 953 milyon dolar olmuştur. Cumhuriyet tarihinde ilk kez bu denli yüksek bir rakama ulaşılması “üreten Türkiye hayalleri gerçek mi oldu?” sorusunu bir kez daha hatırlattı bize. Maalesef ki tablo göründüğü kadar pembe değildi. İhracat yüksek oranda artarken dış ticaretin bir diğer kalemi olan ithalat kalemi de yüksek oranda artış göstererek 240 milyar 833 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir. Bu veriler dış ticaret dengesinin -105 milyar gibi bir rakamın ülke dışına çıktığını gösteriyordu. İhracattaki en önemli pay otomotiv sektöründeyken, ithalatta ise enerji en çok ithal edilen mal oluyordu. Ülkenin bir diğer sorunu ise Cari açık olarak gerçekleşmiştir. 2011 yılında gerçekleşen cari açık rakamsal olarak 77 milyar 890 milyon dolar gibi bir rakamdır. Bunun GSYİH içindeki oranı 1994 ve 2001 yıllarındaki yerel krizlere sebep olan oranın üzerinde bir orandır. Bu açığın oluşmasındaki en büyük pay dış ticaret açığına aitken özelleştirmeler ile yabancılara satılan büyük şirketlerin karlarını kuruldukları ülkelere aktarması bunu tetikleyici niteliktedir. Bütün bu olumsuz görüntüyü anlayabileceğimiz gösterge ise USD/TRY paritesidir. İçeriden baktığımızda göremediğimiz sorunlar dışarıdan görenler tarafından fiyatlandırılmış ve parite 1,9140 seviyelerine kadar yükselmiştir. Tabi bu yükselişi sadece kendi ülkemizdeki sorunlara mal etmek doğru değildir. Bir krizin eşiğinde bulunan Avrupa’nın etkisi ile Amerikan Doları bir çok para birimi karşısında değerlenirken bizim gibi “gelişmekte olan ülke” kategorisinde bulunan bir ülkenin para birimi karşısında da aşırı değerlenmesi normaldir.
Bu kadar söylemiş olduğumuz olumsuzluğa karşın ortada olan bir gerçek vardır ki bu da Türkiye’nin yüzde 11 büyümüş olduğu gerçeğidir. Peki bu nasıl olmuştur? Bankaların vermiş oldukları kredi hacimlerinde meydana gelen artış bizim üreterek değil de tüketerek büyüyen bir toplum olduğumuzu kanıtlar niteliktedir. İnsanlar almış oldukları krediler ile geleceklerinden tüketerek ev, araba sahibi olmuşlar ve talebi arttırarak büyümenin içinde büyük bir paya sahip olmuşlardır. 2011 yılı içerisinde otomobile olan iç talep dış talebi geçerek iç tüketimdeki artışın aslında ne kadar da yüksek olduğunu bir kez daha göstermiştir.
Merkez bankasının ana görevi olan “fiyat istikrarı” yerine cari açığı azaltmayı kendine görev edinmesi faiz oranlarında artışı engellerken, daraltmış olduğu faiz koridoru ve de zorunlu karşılık oranlarında yapmış olduğu değişim ile birlikte kredi hacimlerinde düşüşü hedeflemiştir. Bunun yanında değersiz TL nin cari açık açısından iyi olması nedeniyle yükselmesine belirli seviyeye kadar müdahale çok doğru görünmüyordu. Ancak dikkatlerden kaçan bir şey vardı ki; bu da en yüksek ihracata sahip olduğumuz otomotivde bile yüzde 85 oranında ithal mal kullanılıyordu.
Yeni yılla birlikte “güçlü TL” hedefi olan merkez bankası ,Avrupa’daki endişelerin sakinlemesi ile birlikte gerçekleşebilir. Ama güçlü TL ülke ekonomisi için iyi midir? Kötü müdür? Asıl düşülmesi gereken budur.
Son zamanlarda dünyanın herhangi bir yerinde olumsuz gelen ekonomik veriler bütün ülkelerde etkisini gösteriyor. Avrupa’da yaşanan kriz çeşitli ülkelerde ekonomileri etkisi altına almış durumda. Avrupa’da Yunanistan sorunu devam ederken henüz çözüme varılamamış olması bütün küresel piyasaları olumsuz etkiliyor. Piyasalar Yunanistan’la kalkıp Yunanistan’la günü sonlandırıyor.
Bütün bu olaylar yaşanırken ülkeler belirsizliğin, endişelerin ortasında köşeye sıkışmış durumdalar. Peki bu durumda Avrupa’da parasal genişlemeye gidilebilir mi? Öncelikle sıkça duyduğumuz parasal genişleme nedir buna bakalım. Parasal genişleme; piyasadaki faiz oranlarının yeteri kadar para talebini karşılayamadığı durumlarda merkez bankalarının bankalar aracılığı ile piyasanın ihtiyacı olan para talebini piyasaya sunması işlemidir. Yani parasal genişleme modeliyle hükümetlerin ve bankaların likiditesi güçlenir. Böylece ekonomilerde iyileşmelerin görüleceği ön görülür.Avrupa’daki duruma göz atalım ve parasal genişlemeye gerek olup olmadığını görelim.Son aylarda yaşanan küresel krizin bize öğrettiği dersler oldu. Bunları ele aldığımızda ortak para birimi Euro küresel krizle birlikte güç olarak değer kaybetmiş durumda. Birden fazla ülkenin kullandığı Euro, hükümetleri zor durumlara sürüklemeye devam ediyor. Küresel piyasalar iyi giderken Avrupa buna ayak uydururken, işler yolunda gitmediğinde ekonomileri güçsüz duruma düşüyor. Ortak para iyi günlerde güçlü, kötü günlerde güçsüz olarak göze çarpıyor. Diğer bir sorunu ele aldığımızda küresel kriz yurt dışına yatırım ve ihracat yapan ülkelerin önünü tıkamış bir görüntü sergilemekte. Ülkeler için ihracat çok önemli bir konumdadır. İhracat yapamaz hale gelen ve ihracatı düşen ülkeler soruna çare bulmak zorundalar. Büyük ihracat şirketleri beklenti içinde durumdan rahatsız ve baskı arttırmaktadırlar. Ülkelerin ihracatlarının düşmesi merkez bankalarının önemini burada ortaya çıkarmaktadır.
Bir merkez bankasının en önemli görevi, ulusal ekonomik hedeflerinin başarılmasını kolaylaştırmak için ülkedeki para sistemini kontrol ederek istikrarlı bir şekilde çalışmasına olanak tanımaktadır. Likiditenin son kaynağı olan merkez bankaları döviz kurunda sürekli hareket ve sürekli yükselme eğilimi olsun istemez. Çünkü bu durum paranın istikrarı politikasına ters düşmektedir. Ülkelerin ihracatlarının olumsuz etkilenmemesi için para biriminin ne çok değerlenmesi ne de çok değer kaybetmesi gerekmektedir.
Bütün bunlar ele alındığında ülkeler ekonomilerini canlandırmak için dile getirdikleri parasal gevşeme yani para politikası devreye sokulabilir mi? Avrupa Merkez Bankası başkanı Mario Draghi parasal gevşemeyle ilgili olarak Avrupa Merkez Bankasının görevinin hükümetleri kurtarmak olmadığı mesajını yatırımcılara vermişti. Avrupalı liderler borç krizinin çözümü için uğraş verirlerken, Avrupa Merkez Bankasının da kriz için daha fazla şey yapılması isteği somut olarak ortada duruyor. Yani piyasaya likidite ihtiyacını başka bahara bıraktığı görülmekte. Euro bölgesinin borç sorununun ve ABD ekonomisinin düşük büyüme hızının yarattığı "Küresel belirsizlik" faktörü etkisini sürdürmeye devam edecek.
Avrupa Merkez bankasının Euro bölgesinin daha da kötüye gitmeden parasal gevşeme yapacağı gözükmemektedir. Küresel ekonomideki kriz etkisini sürdürmeye tüm hızıyla devam ederken adımların atılması beklenecek mi yoksa çözüm bulunabilecek mi hep birlikte göreceğiz.
2012 yılı altın yatırımcıları için parıltılı başladı. Ons fiyatı olarak 1522,40 $ seviyesine kadar gerileyen altın, bu seviyede destek bularak yönünü kuzeye çevirdi.
2011 yılının son çeyreği ile 2012 yılının ilk 2 ayı arasındaki fark neydi? Altın, ne oldu da bu kadar dip seviyelerden tekrar zıplamayı başardı?
Cevap çok basit ve tek kelime: Yunanistan… Yunanistan’ın içerisinde bulunduğu kriz ortamı tüm Avrupa’yı sarmış durumdaydı. Euro’dan çıkarılacak mı, destek mi verilecek derken, virüs diğer ülkelere de sıçramıştı bir kere. Portekiz, İspanya, İtalya derken bir bir çanlar çalmaya başlıyordu. Kredi derecelendirme kuruluşlarının, takıntılı hocalar misali, her gün ayrı bir not indirimini duyurması, Avrupa bölgesindeki içler acısı durumun boyutunu gözler önüne seriyordu. Almanya ise tek başına, bütün olumsuzluklara duvar olmaya çalışırken Fransa’nın da elinden tutuyordu. Ancak abla Merkel, Sarkozy’yi koruyamadı ve dünyanın en büyük ekonomisine sahip ülkeleri arasında gösterilen Fransa’nın kredi notu düşürüldü.
Peki Yunanistan’ın cümrü neydi de bütün Avrupa’yı bu denli sarsmayı başardı? Bakış açısı bir nebze değiştirilip bakıldığında, bu sorunun da cevabı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Aslında Yunanistan bir suçlu değil bir yol gösterici oldu bütün Avrupa’ya. Herkesin gözlerinde pembe renkli perdeler ve bu perdelerin üzerinde oynatılan ‘’güzel gelecek hikayeleri’’ vardı. Herkes Avrupa’da bir kriz olduğunu biliyor, ‘’teğet’’ geçeceğine inanıyordu. Ancak acı gerçek yüzünü gösterdi ve koskoca Yunanistan’ın (?) birkaç gün yetecek parası kaldı. Bu nedenden dolayı Yunanistan yol gösterici olmuştur. Komşuda, yaşanan gelişmelere kayıtsız kalamayan halk, ayaklanarak içerisinde bulundukları vaziyetin gün yüzüne çıkmasını ve diğer ülkelerin gözlerindeki perdelerinde indirilmesini sağlamıştır.
Tahtları sallanmaya başlayan Avrupa ’nın liderleri de somut çözümlerde bulunmak adına adımlar atmaya lütfen(!) başladılar. Ancak düşe kalka ilerlemek zorundalardı ve nitekim öyle oldu. Attıkları her adım çukura denk geldi ve düştüler, bir şans daha bir şans daha derken tarihe kara rakamlarla yazılacak 2011 yılı sonlandı. Ancak yeni yıl hediyesi olarak Noel baba bacadan aşağıya sihirli bir değnek bırakmış olsa gerek!
2012 yılına uyandığımız andan itibaren, balkanlardan başlayan ve bütün Avrupa ’nın üzerini örten kara bulutlar dağılmaya, güneşli günler kendini göstermeye başlamıştı. Yunanistan’ı kurtarmak adına atılan adım sonrasında ayakta kalmayı başaran Avrupa, küçük küçük adımlarla ilerlemekte kararlı olduğunu gösterdi.
İlk adım olarak özel sektör kreditörleriyle borç takası görüşmelerine başlayan Yunanistan, her gün anlaşmaya bir adım daha yaklaştı ve bu sayede güvenli liman US Doları ’ndan çıkışlar yaşanmaya ve Euro ile Altın tekrar yükselişe geçmeye başladı. Her gün güzel haberler duymaya alışan piyasa Euro ve Altın’ın emin adımlarla yükselişini izlemeye devam ediyordu. Ancak elinde çok fazla kozu olmayan Yunanistan ‘’haddini aşacak’’ bir şekilde kreditörlere kafa tutuyor ve ne koparırsam kar gözüyle bakıyordu. Gelişmelerin uzaması ve beklenen olumlu haberin bir türlü açıklanmaması kafaların karışmasına ve Euro ile Altın’ın da hızının azalmasına neden oluyordu. Ancak görüşmeler sonunda beklenen oldu ve Yunanistan hükümeti, kreditörlerin istediği kemer sıkma politikasını, parlamenterlerin oylamasına sunmayı kabul etti.
Yunanistan parlamentosu ise 12 Şubat akşamı, ikinci kurtarma paketini alabilmek için kemer sıkma planını 74 hayır oyuna karşı, 199 millet vekilinin ‘’evet’’ oyu vermesiyle onayladı ve son sözü 15 Şubat’ta toplanacak olan Euro Bölgesi Maliye Bakanlarına bıraktı. Ancak maliye bakanları Yunanistan’a duydukları güvensizlikten dolayı, toplantıyı iptal ettiklerini açıkladı ve telekonferans düzenleyerek basit bir görüşmeden öteye geçmediler. Bu, piyasalar açısından çok iyi bir şekilde algılanmış olmayabilir. Ancak maliye bakanları “yaralı parmağa” gülüp geçmeyecektir. Gidişat, Yunanistan’ın AB içerisinde kalacağı bir şekilde sonuçlandırılacaktır. Bu durumda ise her yer “güllük gülistanlık” kesinlikle olmayacaktır. Aksine zorunlu olarak kabul edilen bu hamle tedirginliğin ve risk iştahının daha da artmasına neden olacaktır.
Hal böyle olunca, altın için çok fazla senaryo üretmeye gerek yok. Devam eden belirsizlikten dolayı Euro ’ya yatırım yapmaya korkan yatırımcılar, Amerika Merkez Bankası (FED) Başkanı Bernanke’nin faiz açıklamasından dolayı uzun vadede US Doları’na sığınmaya da korkacaklardır.
Peki bu durumda neye yatırım yapabilirler? Daha önceki zamanlarda karşılaşılan senaryonun kopyası tekrar yaşanacaktır. Böyle durumlarda güvenli liman olarak görülen altın, belki aynı yüksek hacimlere sahip olmayabilir ancak sarı metal her daim parlamaya devam edebilir.
Elde ediliş maliyeti 1550 $ olan altının ons fiyatı, son 6 ayda 1520-1530 $ dolar seviyelerini iki kez test etmiştir. Ancak risk iştahının kabardığı bir piyasada bir daha aynı seviyelere düşmemesi kuvvetle muhtemeldir.


Tarım-dışı istihdam verisi ve işsizlik verileri bir ülkenin refah durumunu en iyi özetleyen iki veridir. Her iki raporda ayın ilk Cuma’sı yayınlanır ve hem spot hem vadeli piyasalar tarafından yakın takip edilir. İşsizlik verileri, iş alanı açma, insan kaynakları gibi ekonominin genel sağlığı ile alakalı net fikir verir ve aslında GDP (GSYİH) ile de iç içedir. Tarım-dışı istihdam verisi; tarım çalışanlarından arındırılmış işsizlerin rakamını gösterir. Tarım endüstrisinin arındırılması ile üretim ve ana tüketim kalemlerine dair de fikir verir. İstihdam genellikle işgücünün yani emeğin çalıştırılması olarak da nitelendirilmektedir. Böyle nitelendirilmesinin altında yatan neden ise; bir kişinin istihdam edilmesi için yaratılacak olan uygun ortamın oluşturulmasıdır. Örneğin; bir iş yerinin olması, bir makine ya da ekipmanın olması gerekir. İşveren bu yardımcı araçları kullanarak emeğinizi çalıştırır.
İstihdam edilecek kişilerin yanı sıra o ülkede istihdam kapasitesinin bulunması da gerekmektedir. İstihdam kapasitesinin temelinde yer alan iki önemli ayrıntı vardır. İş gücü ve sermaye. Ülke ekonomilerinin sermaye güçleri kısa vadelerde değişmez. Bu yüzden istihdam kapasitesinde genellikle baz alınan kısa süreli değişken iş gücüdür. O halde değişen iş gücü oranları o ülkenin istihdam kapasitelerini oluşturmaktadır. İstihdam kapasitesi hesaplanırken ise çalışılan iş günü ve iş saati gibi emeği belirleyen ayrıntılarda mutlaka dikkate alınmaktadır.
Bir ülkeden açıklanan istihdam peki tam anlamıyla bize neyi vermektedir. İstihdam verisindeki aylık değişimler bize o ay içerisinde yaratılan yeni işleri veya kaybedilen işleri yansıtır. Bir ülkenin ekonomik aktivitesini verdiği için tüm dikkatleri üzerine toplamakta. İstihdam verisindeki büyük artışlar güçlenen ekonominin işareti olarak algılanır güçlenen ekonomi demek güçlenen para birimi demektir. Ekonomi ile istihdam arasında doğru orantılı bir ilişki vardır. İstihdam kötüleşmeye başlıyorsa ülkede güvensizlikler ve para biriminde değer kaybı yaşanıyor demektir. Yakın dönemden alacağımız bir örnek ile tezimizi savunmak gerekirse;
03.Şubat 2012
| Tarım Dışı İstihdam Değişimi Verisi | İşsizlik Oranı | ||
| AÇIKLANAN | 243.000 | AÇIKLANAN | %8.3 |
| BEKLENTİ | 150.000 | BEKLENTİ | %8.5 |
| ÖNCEKİ | 203.000 | ÖNCEKİ | %8.5 |
Örnekte her iki verinin de beklentiden daha iyi geldiğini görüyoruz. Bu ABD ekonomisinde daha çok istihdam yaratıldığını ve dolayısıyla daha çok üretim yapıldığı ile alakalı fikir veriyor. Global istikrarsızlığın hat safhada olduğu ve beklentilerin kötü olduğu son dönem verilerinde; beklentiden çok daha iyi gelen veri, piyasanın bugüne kadar riski doğru fiyatlayamadığının bir göstergesi olarak algılanıyor ve dolara olan talep artıyor.
Bunu görebileceğimiz en iyi parite USDJPY paritesidir. Japon yenine gelen müdahalenin ardından oluşturduğu düşüş trendini Abd ekonomisinden açıklanan tarım dışı istihdam değişimi ile işsizlik oranı verisinin olumlu gelmesi ise düşüş trendini sonlandırıp yön değiştirerek yükseliş trendine başladığı görülmekte.

İçinde bulunduğumuz, küresel ekonomiye ilişkin resesyon endişeleri ve Avrupa borç çıkmazı, krizin çıkış noktası Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) yanında, dünya ülkelerinin bir çoğunu da olumsuz bir şekilde etkiledi ve etkilemeye de devam ediyor. 2008'de dünyanın en büyük ekonomisinde, bankalararası likidite sıkıntısı olarak ortaya çıktıktan sonra tüm kıtaları sarsan dünyanın yeni derdi, ekonomistler tarafından, 1929 ekonomik buhranından sonraki en büyük finansal kriz olarak kabul ediliyor. Dünya ticaretinin muhteşem şekilde genişlemesi, finansın globalleşmesi, ülkelerin birbirleri ile sıkı ekonomik ilişkilere girmiş olması, iletişimin ve teknolojinin üst sınırlara taşınması, yirminci yüzyılın getirdiği nimetlerden, ancak krizin dünyaya bu denli yayılabilmiş olmasının da, yan etkilerinden olarak sıralanabilir.
ABD'de 2000'li yılların ilk senelerinde nispeten hızlanmaya başladığı görülen emlak sektörü, Amerikalı bankacılarında iştahını iyice kabartmaya başlamış ve 2006 yılında verilen konut kredilerinin muazzam seviyelere çıktığı izlenmişti. On yıllardır temelleri giderek daha da güçlenen finans ve bankacılık sektörleri, gerek legal gerekse illegal yollar ile ABD'de en zengin kesim olmayı başardı. Milyar dolarlık işlerin ve ilişkilerin olduğu piyasada, tabi ki aç gözlü ve doymak bilmeyen şirket CEO'ları, hep daha fazlasını, hep farklı yollar ile kazanmaya çalıştılar ve aslına bakılırsa siyasi çevreleri sayesinde de bir şekilde bunu başardılar. Sonraları 'Ninja Kredisi' olarak anılan varlık da, bu yoldaki araçlardan biriydi. Sonuç olarak, hep daha çok kazanmaya alışık Wall Street'in patronları, bu kez önceden tahmin edemedikleri bir şekilde tüm dünyayı bir krize sürüklemiş oldular.
Şu andaki Avrupa borç krizinin ana sebeplerinden biri olan ABD'nin 2008 krizi, bankaların 'subprime' adı verilen riski yüksek kesime de, kredilerin geriye dönüp dönmeyeceğini düşünmeden rahatça, ev almaları için para akıtmalarıydı. Çünkü akıllı bankacılar kredi verirken satın alınanan konutu ipotekliyorlar, eğer para geriye dönmezse zaten alım gücü düşük bireylerin evlerine el koyuyorlardı. Böylece evi satan banka bir şekilde parasını alırken, vatandaş sahibi olmadığı evin kredilerini öyle yada böyle ödemeye çalışıyor, ya da yaptırımları ile karşılaşıyordu. Peki, banka neden böyle bir şey yapma ihtiyacı duysun sorusunun cevabına gelelim. Tabi ki tahmin edebileceğimiz gibi, emlak ofisleri ve bankacılar 'no income, no job, no asset' denilen bu krediden prim alıyorlar ve evi alan kişi de konutun tamamı için kredi çekerek, cebinden hiç para çıkmadan ev sahibi oluyor. Ancak sıkıntı bu sistemi yasallaştırmakta yaşanırken ona da çözüm, aslında geliri asgari ücret olan söz konusu kredi kullanan kişilerin, emlak ofisinden ya da başka şirketlerden gelir beyan formu alması ile bulunuyor. Türkiye'de de zaman zaman karşılaşılan bu durum Bankacılık Düzenleme Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından tespit edilerek sahte gelir beyanatı verilmesinin önüne zamanında geçilmeye çalışılmıştır.
Seve seve ninja kredi dağıtan bankalar, krediyi alanın halini tabi ki çok da fazla düşünmemişlerdir ki, daha fazla kazanmak adına dünyayı bir krize sürüklediklerinin -sözde- farkında bile değillermiş. Kriz süresince işsiz kalan, batan, intihar eden insanlar olacağını da analistleri öngörememiş. Peki ABD'deki bu bankaların usulsüz kredi vermeleri ve konutlara el koymaları hakkında 16 aydır devam eden soruşturmanın sonucu sizce ne olmuştur? Bu konudaki son gelişme; Bank of America, Wells Fargo, JPMorgan Chase, Citigroup ve Ally Financial'ın aleyhlerindeki suçlamaların düşürülmesi için toplam 25 milyar dolar ödemeyi kabul edecekleri bir anlaşmayı imzalayarak, usülsüz konut kredisi davalarından muaf olacakları.
ABD'nin dünyanın en büyük ekonomisi olduğunu kabul etmemek, yine bu ülkenin askeri ve siyasi anlamda en güçlü olduğunu kabul etmemek gibi, geçeklere sırt çevirmek ve rakamları okuyamamak olacaktır. İçinde bulunduğumuz yeni global resesyon riskinden kurtulmak içinde, toparlanmaya başlaması gereken bir ABD ekonomisi, tüm dünya açısından ilaç niteliğinde olacaktır. Aynı zamanda bu muhtaçlıkta bir gerçektir ancak, ülkenin adalet dağıtma sisteminde her şeyin yolunda olduğunu söylemek cehalettir.
Geçtiğimiz hafta piyasaların gözü Yunanistan’daydı. Avrupa Birliğinin kurtarma planının şartları Küçük Kaynarca Anlaşmasını andırır nitelikteydi. Planın öncelikli amacı Yunanistan’ı borç krizinden kurtarmak ve bunu borçlarını silerek sağlamak. Almanya bunun karşılığında Yunanistan'ın mali bağımsızlığını teslim etmesini istiyor. Eğer Yunanistan şartları yerine getirmezse, bu defa temerrüde düşmeyi göze almak zorunda kalacak. Euro birliğinde domino etkisi yaratan borç sorunu Yunanistan’dan sonra sırayı Portekiz'e bırakabilir. Ardından İspanya, İrlanda ve İtalya da gelebilir. Şimdilik Almanya'nın en yakın hedefi Yunanistan'dan sonra Portekiz olabilir. Almanya'nın Yunanistan üzerindeki tutumu aslında biraz da diğer ülkelerin de zaman içinde benzer bir anlaşmaya varmak istemeleridir. Anlaşmada pazarlık oldukça önemli. Ama bu gidişle Almanya İkinci Dünya Savaş'ında dahi gerçekleştiremediğini gerçekleştirebilir. Rekabet gücü zayıflayan Avrupa ülkelerinin savaşla değil ekonomik bunalım yoluyla Almanya'ya teslimiyeti.
Sırada hangi ülkenin olduğunu makro ekonomik rakamlardan dahi bilemeyebiliriz ve bu çok önemli olmayabilir. X veya Y ülke ama, en azından bildiğimiz bir şey var Euro bölgesinde yaşanan problemlerinin ciddiyetinin farkında olan birilerinin olması gerektiği. Almanya Avrupa'yı fethe başladıktan sonra kim dur diyecek?
2008 yılında Lehman Brothers Holdinglerinin batması üzerine yaşanan krizin tekrarı durumunu değerlendirelim. Avrupa Birliği hükümetleri 2008 yılındaki krizle birlikte finans sektörüne 5 trilyon dolar destekte bulunmak zorunda kalmıştı. BNP Paribas, Societe Generale ve Credit Agricole SA gibi kuruluşların Yunanistan’da bulundurdukları yatırımlar nedeniyle kredi notları Moody’s tarafından aylar önce düşürüldü. Kredi olanaklarının sınırlanması sektörü tehdit eden süreci elbetteki hızlandıracak. Finans sektöründe 2008’de yaşanan krize benzer bir durum yaşanırsa birlikteki bir çok ülkenin kamu bütçesi bankacılık sektörünü desteklemeye yetmeyebilir. Böylece oluşan hasta adamlar bir bir Almanya'nın avı haline gelir.
Doların tarafında işlerin yolunda gittiği söylenemez. Ekonomik aktivitenin hedeflerin bulamaması piyasaları oldukça tedirgin ediyor. Fed, ekonomik durgunluğun geçici bir süre ile hızlanmasını bekliyor. Piyasa genel olarak bu hızlanma sürecini daralan ekonomi içerisinde konjonktürel hareketlerden birisini oluşturacağı görüşünde. Çoğu ekonomistin tahminine göre Fed'in beklentisini oluşturan büyüme oranları gerçekleştiği takdirde işsizlik oranı 2013'ten önce %7'nin altına inmeyecek.
Daha da ötesi Bernanke'nin kurşunları tükeniyor. Q1 ve Q2 diye adlandırılan parasal genişleme programlarıyla birlikte Fed faiz oranlarını düşürebilmek ve ekonomiyi canlandırmak için trilyonlarca harcamayı zaten yaptı. Bernanke üçüncü kez tahvil alımına giderek reel sektöre yarar sağlayamacağının farkında. Yarar sağlasa bile bunun maliyetinin sağlayacağı yarardan daha fazla olacağı aşikar. Piyasadaki para durmaksızın finans sektörüne akıyor. Reel sektöre destek sağlamak için yeni düzenlemeler kapıda bekliyor olabilir. Avrupa'nın durumu daha da kötüleşirse ABD ekonomisinde zayıf bırakılan yönler aynı virüse davet çıkarabilir. Fed ekonomideki yavaşlamaya çare bulamadığı takdirde ABD hükümetinin bir an önce dizginleri eline alması gerekecek.
2010 yılının başlarından bu yana, ciddi bir şekilde dünya ekonomi gündeminin baş rol oyuncusu olan Yunanistan, endişelerin kaynağı olma pozisyonunu korumaya devam ediyor. Devlet bütçesindeki derin bozukluklar, ülkenin sermaye piyasalarından borçlanabilme imkanını sıfıra düşürürken, sürdürülebilir bir borç yapısına da ulaşabilmek için, sorunlu ülkenin çabaları da yeterli görülmüyor.
ABD'deki mortgage krizinin, Avrupa ülkelerine bütçe açıkları şeklinde sıçramasının ardından hemen hemen üç yıl geçti. Yunanistan hükümetinin, devletin kendi borçlarını yardım almadan çevirebilme imkanının kalmadığını belirtmesi ile birlikte başlayan ve salgın bir hastalık gibi diğer Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde de ortaya çıkan bütçe açığı problemi, AB, Uluslararası Para Fonu (IMF), ve Avrupa Merkez Bankası'nın (ECB) ortak çabaları ile bu zamana kadar atlatılmaya çalışıldı. Halen daha da Yunanistan'ı iflastan kurtarmak için çabalar devam ediyor. Ancak 2010 yılında 110 milyar euro yardım alan Balkan ülkesi, yapılan bu yardıma rağmen kendisine verilen ev ödevlerini layıkıyla yerine getirmekte bir türlü başarılı olamadı. Piyasadan yüksek maliyetli borçlanma yerine, Almanya'nın, AB'nin ve euronun prestijini koruma hırsı ile aldığı bu düşük faizli kredinin getirdiği yükümlülükleri tam olarak uygulayamayan Yunanistan için, 130 milyar euroluk yeni bir kurtarma paketinin de yolda olduğunu söyleyebiliriz.
110 milyarlık euroluk ilk paket ülkeye, özelleştirmeler, bütçe kısıntıları, vergi oranlarında artış, mevcut vergi oranlarının artırılması, erken emeklilik, milletvekilli maaşlarının dağıtılmaması gibi bir çok sıkıntılı süreç yükümlülüğü getirmişti. Bunun yanında en önemlisi, Yunanistan'ın bütçe açığının gayri safi yurtiçi hasılasına oranının (GSYH) 2011'de yüzde 9.1-9.4 aralığına indirilmesi gerekiyordu. Hatırlayacağımız gibi halkın büyük tepkisini çeken ve ülkede kaos ortamı yaratan en önemli neden, bütçe açığını azaltmak için uygulanan bahsettiğimiz bu önlemlerdi. 2010 yılının sonlarında, bütçe açığı/GSYH oranının yıllık bazda yüzde % 9.4 civarında olması beklenirken, 2011 için hedef 4 Ocak 2011'de yüzde 7.4 olarak ilan edilmişti. Tabi geçen aylar içerisinde telaffuz edilen bu rakam unutuldu ve Yunanistan bir mucize yaratmadığı sürece gerçekçi olmadığı da anlaşılmış oldu ki, Yunanistan'ın değil bir mucize yaratmak, asgari yükümlülüklerini bile yerine getirmekte zorlandığı, çok istekli olmadığı görüldü.
Yunanistan'ın 2009'daki bütçe açığı/GSYH oranı yüzde 12.7 iken, uygulanan sıkı maliye politakaları ile bu oran 2010'da yüzde 10.5 olarak gerçekleşti ancak, yukarıda da bahsettimiz gibi beklenti yüzde 9.4'e düşmesi idi. Yine önceleri, 2011'de yüzde 7.4'e düşmesi umulan açık oranının yeni beklentisi, yüzde 9.1 ile 9.4 arasında olması yönünde. 2011'in nihai rakamları henüz kesinleşmedi ancak, açığın bu kez beklentiler doğrultusunda, 9.1-9.4 aralığında, yani en son hali ile hükümetin yüzde 9'luk hedefinin üzerinde olacağı tahmin ediliyor.
Birlik'in prestijinin konunması adına Almanya'nın çabalarını takdir etmek gerekir ki, euro kullanan bir ülkenin temerrüde düşmesi, kıtadaki hemen tüm ülkeler için son derece güven sarsıcı bir gelişme olurdu. Ancak milyarlarca euro para akıtılan Yunanistan'ın, sadece yardımlara bel bağlamadan, bütçe açığını azaltmak için elinden geleni yaptığını kontrol etmek de, çok düşük faiz oranları ile sorunlu ülkeye borç veren kurumlar tarafından bir gereklilik olarak görülüyor. Çünkü Yunanistan'ın içinde bulunduğu durumdan kurtulmak için, Almanya kadar çaba sarf etmediğini düşünen bir çok yetkili bulunuyor.
2012'nin ilk ayını geride bırakırken Yunanistan bu kez, 130 milyar euroluk yeni yardımı alabilmesi için şart koşulan, özel sektör kreditörleri ile bir anlaşmaya varma zorunluluğu içerisinde bulunuyor. Mart ayında itfası gelen tahvillerinin ödemesini yapabilmesi için ülkenin, yeni yardım paketini alması gerekiyor. Bunun içinde geçtiğimiz yıllarda başladığı kemer sıkma politikalarının yanında, kreditörleri ile borçlarının ne kadarının silineceği konusunda anlaşmaya varması gerekiyor. Tüm bunlar ile birlikte Yunanistan'da işlerin iyiye gittiğini söylmek, geçen yıllara ve yapılan yardımlara karşılık halen zor gözüküyor. Ülkenin önüne, her geçen yıl yeni zoruklar çıkarken, onun da yeniden sermaye piyasalarına dönebilmek ya da halkını, refah seviyesine yeniden ulaştırabilmek için çok hızlı hareket ettiğini söylemek, malesef, mümkün olmuyor.
Geçtiğimiz hafta dünya finans piyasaları hareketli saatler yaşarken, bu gelişmeler, önümüzdeki günlerde karşılaşabileceğimiz muhtemel durumlar ve sonuçları hakkında beklenti oluşturabilmek adına önemli ip uçlarını da vermiş oldu. Ekonomi gündeminin en üst manşetlerinin değişmez ikilisi; Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) resesyondan çıkış yolundaki toparlanma süreci ve Avrupa'nın borç sorunu, uzun zamandır gündemde olan ve dış basın tarafından bir çeşit boyut değiştirme olarak tanımlanan bir sürece başlamaya çok yakın.
Öncelikle ABD'den başlayacak olursak, Kasım'daki başkanlık seçimi için adayların yarışı, tabi ki İran ile birlikte öncelikli konular arasında yer alıyor ancak, Birleşik Devletler'in merkez bankası'nın (FED) 25 Ocak'daki açıklamaları, ileriki günlerde de irdelenmeye devam edecek gibi görünüyor. FED'in, ülke ekonomindeki istihdamın artışını hızlandırabilmek amacı ile uyguladığı politikalardan bir tanesi de, faizin seviyesi hakkında basına bilgi verme yöntemi idi. Banka, daha önce yüzde 0.25 olan rekor düşük düzeydeki oranı, 2013 ortasına kadar değiştirmeyeceğini açıklayarak, faizler üzerinde aşağı yönlü baskı yapmak istemiş ve reel sektörü canlandırarak istihdam düzeyinin artışına yardımcı olmayı hedeflemişti. Bahsettiğimiz son Açık Piyasa Komitesi (FOCM) toplantısından sonra banka yetkilileri, piyasa katılımcılarının, gerektiğinde yeni bir parasal gevşemeye gidilebileceğinin sinyali şeklinde yorumladığı açıklamaların yanında, yüzde 0.25 olan gösterge faizde de 2014 sonuna kadar değişiklik yapılmayacağını duyurdular. Bu beyanat, daha önceki süreyi on sekiz ay daha uzatırken, FED'in büyümeyi garanti altına almak istediği şeklinde, yani ekonomik açıdan olumlu yorumlandı. Asya, Avrupa ve ABD borsalarındaki yükselişler kısa sürse de, açıklamanın ardından, piyasanın iyimserliği endekslerden de rahatlıkla okunabiliyordu.
Dünyanın en büyük ekonomisindeki toparlanma tüm dünya ülkeleri için büyük önem taşıyor. FED'in, 'ekonomimizin arkasındayız' mesajı piyasa tarafından sevindirici bir haber olarak algılansa da, ABD'deki yetkililerin, durumun vehametinin farkında olduklarının da bir kanıtı olarak yorumlanabilir. Son dönemde ülkeden açıklanan ve beklentileri aşan olumlu ekonomik veriler, riskli varlıklara gelen talep ile birlikte yatırımcının iştahının arttığını gösteriyor. FED'in son kararları bu iştahın artmasına yardımcı olsa da, piyasanın orta vadede işlerin yolunda gitmediğini fiyatlamaya başlaması biraz zaman alacak gibi görünüyor.
Enflasyon problemi olmayan ABD'nin faizleri uzun zaman sıfıra yakın tutma lüksü bulunmakla beraber, üçüncü parti bir parasal gevşeme de gerektiğinde uygulanabilecek seçeneklerden biri. Ancak, ülkedeki siyasetçiler ve FED yetkileri, ABD'nin düze çıkabilmesi için Avrupa'da da bazı şeylerin yoluna girmeye başlaması gerektiğinin farkındalar.
30 Ocak ile başlayacak olan haftada, Avrupa Birliği liderler zirvesi ve en az bu zirve kadar yakından takip edilecek olan, borç sorunu yaşayan ülklerin tahvil ihraçları yapılacak. Kıtada, Yunanistan'ın özel sektör kreditörleri ile yaptığı pazarlıkların son aşamalarına gelindiği haberleri günlerdir konuşuluyor ancak, sürenin ve toplantıların da çok uzadığı bir gerçek. Bunun yanında, Yunanistan'ın ikinci yardım paketini alabilmesi için Atina'da incelemerde bulunan Troyka heyetinin ilerleme raporu da önem taşıyor. Söz konusu belgelerin 30 Ocak'da başlayacak zirve öncesi tamamlanmasının mümkün olmadığı, konuya yakın kaynaklar tarafından basına verilen bilgiler arasında. Tahvil ihraçlarında düşmesi umut edilen faiz ve Yunanistan'ın akibetinin netlik kazanması, kısa dönemde, öncelikli konular olarak Avrupa'da merakla bekleniyor.
Yılın ikinci ayına girmeden önce yaşanan bu gelişmeler ile birlikte, yatırımcıların risk alma isteğinin bir süre daha süreceğini söyleyebiliriz. Ancak bahsettiğimiz gibi Avrupa'da daha yapılacak çok iş olması ve FED'in uygulamayı düşündüğü politikalardan yola çıkarak uzun dönemli beklentilerinin kötümser olması, beklentileri güvenli varlıklar lehinde güçlendiriyor. Şimdilik, toparlanmaya başlayan bir ABD, sorunlarının çözümüne yakın ve güçlü bir finansal güvenlik mekanizmasına sahip Avrupa ile desteklenmeye başlamadan önce, dünya ekonomsinin toparlanma sürecinin dışına çıkmayacağını söylemek zor gözüküyor.
2012'nin ilk haftasında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası yetkilileri banka ekonomistleriyle bir araya gelmişti. Merkez Bankası yetkilileri cari açıkla alakalı alınan önlemlerin henüz makro ekonomik verilere net yansımadığını belirtmişlerdi. Önümüzdeki aylarda açıklanan veriler üzerinden daha sağlıklı değerlendirmelerin yapılabileceğini vurgulayarak bu konuda piyasanın aceleci davranmaması gerektiğine vurgu yaptılar.
Toplantıda geçtiğimiz yıl uygulamaya konulan parasal sıkılaştırma amacı güden politikaların henüz sonlandırılmasının gündemde olmadığı açıklandı. Merkez Bankasının bankaların kredi olanaklarını daraltarak yurt içindeki tüketimi kontrol altına alıp enflasyonu soğutma hedefi 2012'de de sürdürürecek. %10.45 ile 2008 yılından bu yana ilk kez iki haneli rakamlara ulaşan ''enflasyon'', bu yıl Merkez Bankasının hedefleri arasında kalacak. Henüz fiyatlardaki artışın konjonktürel bir dalgalanmadan kaynaklandığı gözlemlense de hedef 2012'nin ikinci yarısında enflasyonu %5'lere kadar gerilemesini sağlamak olacak. Merkez Bankası araç olarak açık piyasa işlemlerini tercih edecek, gerektiği takdirde ise döviz satışları ile kura doğrudan müdahale etmekten çekinmeyecektir. 2012 için piyasanın döviz beklentileri en azından yılın ikinci yarısında kadar az çok yerleşmiş görünüyor. Döviz kurlarına müdahale edilen seviyelere kadar piyasa alış pozisyonlarını koruyabilir. Merkez Bankasının müdahale ettiği seviyelerine yakın psikolojik bir etki doğrultusunda dövizden çıkışların olması zaten muhtemel.
Yılın başından beri Euro tahvil ihracı rakamlarının beklenen değer bandına ulaşmış olmasına rağmen global piyasalarda Euro hızla değer kaybetmeye devam ediyor. Yurt dışı piyasaların olumsuz havasından nasibini alan EUR/TRY son altı ayın en düşük seviyesine ulaştı. Merkez Bankasından yeni yılda yapılan bir başka açıklamaya göre, gün içerisinde banka gerek duyduğu zaman 50 milyon Amerikan Dolarına kadar döviz satım ihaleleri açarak döviz kuruna direkt müdahalede bulunabileceğini açıkça beyan etti. Gün içi döviz satım ihalelerine 115 milyon dolarlık teklif geldi. Merkez Bankasının yürttüğü parasal genişleme programı altında 1 milyar 700 milyon Amerikan Doları değerinde açtığı döviz ihaleleri ise 521 milyon değerinde teklif aldı.
Merkez Bankasının müdahalelerine rağmen piyasanın döviz talebindeki ısrarı artık son bulacak görünüyor. Banka döviz kurunu düşük tutabilmek için her türlü önlemi almaya hazır. Piyasa bugüne kadar yapılan müdahalelere aldırmadı. Piyasada güvensizliğin oluştuğu durumlarda belli başlı yatırım araçlarına olan talep artabiliyor. Bu her ülke ekonomisinde mevcut bir durum. Türkiye gibi gelişen bir ekonomi için piyasadaki sermaye hareketliliği oldukça önemli. Ekonomik büyümenin devamlılığı açısından önem arz eden piyasa illaki fon piyasasıdır. Bu durumda nedense bizim ülkemizde İMKB insanların aklına gelmiyor. Borsanın yalnızca spekülatif kar amacı güden bir piyasa olduğu sanki belleklere kazınmış gibi. Dolaşımdaki paranın reel ekonomiye katkı sağlayabilmesi için fonlama sistemi içerisinde bulunması gerekli. İMKB geçtiğimiz yılın ortalarında rekor yüksek seviyelere ulaştığında sıcak paradan şikayetlenen yatırımcılar şimdi nerde acaba? Dövize ısrarla gelen müdahaleler tassaruf sahiplerini tekrardan hisse senetlerine yönlendirebilir. Gelecek aylarda İMKB'de güçlü boğalar görebiliriz.
Kredi derecelendirme kuruluşları bağımsız olarak güvenilirlik görüşü sağlayan ve verdikleri derecelerle yatırımcılar, ihraççılar, kredi talep edenler ve hükümetler tarafından çeşitli nedenlere bağlı olarak kullanılan kuruluşlar olarak tanımlayabiliriz. Derecelendirme kuruluşlarının verdiği notlar finansal piyasaların düzenlenmesi ve denetlenmesinde bir ölçüt olarak kabul edilmektedir.
Dünya finans piyasalarında çok sayıda uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu faaliyet göstermektedir. Bu kuruluşların bir kısmı dünyada genel kabul görmekte ve çalışmaları dikkatle izlenmektedir. Bu kuruluşların en önemlileri Standard And Poor’s, Moody’s ve Fitch’tir. Geçmişe göz gezdirdiğimizde ABD'de yaşanan ekonomik kriz zamanında yolsuzlukların çok fazla olduğu, mali kriz ve piyasasında yaşanan karışıklıklara rağmen yüksek notlar verilmesi soru işaretlerinide beraberinde getirmiştir. Çünkü düşük not yerine yüksek not verilerek güven tazeleme yapılmıştır. 1995 yılında ise Kanada'da yaşanan olay kredi derecelendirme kuruluşlarının tartışılmasına neden olmuş sorunlar ortaya çıkmış. Kredi kuruluşlarının nelere göre karar verdiklerine bakalım.Kredi derecelendirme kuruluşları tarafından yapılan değerlendirmelerin ortak yönü ele alındığında başlıca göstergeler şunlardır.
Ülke ekonomilerinin gelir yaratma kapasiteleri önemlidir. Ülkelerin GSMH’si analizlerin başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Buna göre GSMH’deki büyüme trendleri, GSMH içindeki yatırıma ayrılan pay ve bunun dönemler arasındaki gelişim yönü, bütçe açığının GSMH içindeki payı, ihracat gelirlerinin gelişimi, ihracat kompozisyonunun mal gruplarına göre ağırlığı, bu incelemeler sırasında dikkate alınan temel göstergelerdir.Bir diğeri ise ülkelerin dış borç birikimleri yani; Ülkenin toplam dış borcu, bunun içindeki ihracat gelirlerinin payı, ithalatın payı, ana para ve faiz servisleri bunun ülke içi değerlere göre oranlamaları, ülkenin finansal bir krizle karşılaşma riskini ölçmek amacıyla başvurulan göstergelerdir.Ülkelerin kuruluşlar ile yaptıkları görüşmelerde en fazla itiraza yol açan ve üzerinde taraflarca en fazla tartışmaların yaşandığı değerlendirme kriterlerinden biride siyasi risk boyutudur. Önceki kriterlerde nesnel ölçütlerin ve bu nedenle de yanılma payının oldukça düşük olmasına karşın, bu kriter kuruluşun uzmanlarının sonuçlar üzerinde oldukça etkin olabilecekleri bir konumdadır. Siyasi risk değerinin toplam değer içindeki payı değişik kuruluşlar arasında farklılık göstermekle birlikte yüzde 30’dan başlayarak yüzde 50’a kadar çıkmaktadır. Literatürde gelişmekte olan ülke iktisatçılarının bu kriterin değerlendirmeye alınış biçimine olan itirazlarına özellikle son dönemlerde sıklıkla rastlanmaktadır.Klasikleşmiş kriterlere ek olarak son dönemde bazı yeni değerlendirme noktaları da analizlere eklenmektedir. Bunlardan biri ESI “Economic Freedom Index”‘tir. Bu endeks, ülke ekonomisinin yerel siyasi karar merkezlerinden ne ölçüde bağımsız olduklarını tespite çalışmaktadır. Endeksin bir diğer yönü ise, ülke ekonomisinin olası dış krizlerden ne derecede etkilenebileceklerini öngörme amacıdır. Bu göstergelerin; kredi notunu belirlemede, derecelendirme kuruluşlarına göre ağırlığı farklılık gösterse de en fazla ağırlığı siyasi faktörler oluşturmaktadır.
Bütün bu ortak yönler ele alındığında kredi derecelendirme kuruluşları dünya mali piyasalarını etkileyen son krizle yeniden gündeme gelmiştir. Ülkeler ve kurumlar fon ihtiyaçlarını her zaman bulundukları ülkelerden sağlayamamaktadır. Sağlamış olsalar dahi yüksek maliyetli olmaktadır. Ülke dışından fon ihtiyacını karşılamak isteyen ülkeler için kredi notları çok önemlidir. Kredi notundaki değişmeler ülkelerin ve kurumların borçlanma maliyetlerini değiştirmektedir. Bu yüzden yüksek kredi notu, maliyetleri düşürmekte iken düşük kredi notu ise arttırmaktadır. Son yıllarda kredi derecelendirme kuruluşlarının değerlendirmeleri gelişmekte olan ülkelerin aldıkları dış yardım ve kredilerin geri ödenmesinde en önemli gösterge olarak gösterilmektedir.
Globalleşen ekonomik yapılarla birlikte dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen olumsuz ekonomik gelişmeler yeterli güce sahip olduğu takdirde bütün bireyleri dolaylı yoldan da olsa etkileyebiliyor. Son günlerde çok fazla duymaya başladığımız resesyon kelimesi acaba bizi etkiler mi? Öncelikle resesyon nedir bunu anlamamız gerek. Bu kelimeye artık yazılı ve görsel medyada çok sık rastlayabiliriz. Ekonomistlerin ve iktisatçıların resesyon diye sürekli tekrar ettikleri nedir?
Resesyon, genel tanımyla ekonomik büyümenin belirli bir süre negatif ya da yavaş olmasıdır. Her ekonominin hacmi ve kapasitesi farklı olduğu gibi resesyon şartları da farklıdır. ABD ekonomisi için resesyon iki çeyrek üst üste negatif büyümenin gerçekleşmiş olması demektir. Genelde Avrupa ülkeleri için ise bu üç çeyrek olarak düşünülür. Bu bir teori değil bahsedilen ekonomilerin geçmişte yaşamış oldukları durgunlukların ortaya çıkma sürecinin ortalaması gibi düşünülebilir. Buradan ABD ekonomisinin Avrupa ekonomisine göre daha hızlı bir döngüye sahip olduğu anlaşılabilir. Yani virüsün daha hızlı yayıldığı bir bünyeye sahip. Avrupa ekonomisi daha ağır çalışan bir yapıya sahip olduğundan virüsün tüm vücüdü ele geçirme süreci daha uzun görünüyor. Bu bir avantaj olabilir mi? Bu bir avantaj haline getirilemezse tabiki de olamaz. Ayrıca, Euro Birliği'nin borç kriziyle birlikte Avrupa'da da resesyon gelecek yıllarda yeniden tanımlanabilir. Türkiye için resesyon tanımı Avrupalılarla aynı. Bizim ekonomimizde de üç çeyreklik gerileme resesyon olarak tabir edilir.
Resesyon tanımı iki veya üç ay olabilir veya daha da farklı olabilir. Ancak bu zaman aralıkları ekonomik etkenlerin verilere yanısıma sürecidir. Bir ekonomi herşey yolundayken bir kaç ay içerisinde resesyona giremez. Zaten süre gelen bir ekonomik küçülme vardır. Çoğu veri hesaplamasında istatistiki hataları kapatmak adına yıllık ortalamalar alınır. Bu ortalamalarda çoğu zaman ortaya çıkan küçük olumsuzlukları yansıtmaz. Yavaş yavaş ekonomiye işlemeye başlayan virüs kimseye varlığını hissettirmez. Enflasyondur genelde ekonomideki günah keçisi. Hep o suçlanır. Enflasyonu bir nedenmiş gibi algılar piyasa halbuki çoğu zaman enflasyon sadece var olan durumun sonucudur. Veriler ufak sapmalarla beklentilerin altında gelmeye başladığında piyasa yavaş yavaş tepki vermeye başlar. Ancak çoğu zaman poltikacıların tesellileriyle avunurlar. Ekonomi zaten yükselen düz bir çizgi değildir. Mutlaka konjontürel dalgalanmalar meydana gelecektir. Aksi halde dengenin sağlanması mümkün değildir. Zaman zaman enflasyonun da artması gerekmektedir. Tabi burda enflasyona bir canavar gözüyle bakmamak gerek. Enflasyon hiç olmadığı takdirde ekonomi ivme bulamaz. Burda üzerinde durmak istediğim şu, eğer ekonomi gerçekten yaptığı yükselişlerin düzeltmelerini yapıyorsa bunun rakamlara çok net yansıması mümkün değil. Eğer veriler gerçekten beklentilerin ve sınırların altındaysa o zaman işte resesyon denilen virüs çoktan vücüdü sarmış demektir. Yani ''aşağı yönlü riskleri'' fark eden FED ve ECB zaten çoktan bu risklere dahil oldu.
Çoğu ekonomist bilir ki resesyon oluşmaya başladıktan 6 ile 10 ay arasında verilere yansır. Unutulmamalıdır ki her zaman piyasa bizden bir adım öndedir. Biz çalışmalarımızı her zaman geçmiş veriler üzerinden yaparız. Beklentiler hesaplanır ancak çoğu zaman geleceği bilemeyiz. Beklentiler sadece tahminden ibarettir. Amaçlara ulaşabilmek adına en iyi şekilde yön verilse dahi hedefi vurma garantisi yoktur. Bu tip durumlardan kaçmak mümkün değil ancak erken teşhis önemli. Çok fazla tartışmaya gerek yok resesyon aramızda. Bu noktadan sonra önemli olan şu, acaba bu defa bizi nasıl ''teğet'' geçer?
Son haftalarda dünya piyasalarının gündeminde kuşkusuz Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD), politik ve ekonomik gelişmeleri ile birlikte her zaman olduğu gibi önemli bir yer tutuyor. Yaklaşan başkanlık seçimleri için adayların belirlenme süreci ve büyük şirketlerin 2011'in son çeyreğindeki performanslarını gösteren bilançoları ile birlikte iş gücü piyasasındaki değişiklikler, ABD manşetlerinde yer bulurken, Avrupa'da son üç yılın değişmez konusu bütçe açıkları ve bunun sonucu olan alt başlıkları tartışılmaya devam ediyor.Bu iki kıtadaki gelişmeler, yatırımcıların global piyasalardaki risk iştahını belirlerken, gerçekten ekonomik anlamda büyük oyuncuları ile gözden kaçırılmaması gereken Asya ülkelerinde, yeni yıl ile birlikte değişimler gözleniyor.
ABD, 1890 yılında İngiltere'den aldığı dünyanın en büyük ekonomisi ünvanını, 2000'li yılların başlaması ile büyüme rakamlarının düşüş eğilimi göstermesine rağmen, o yıldan bu yana kimseye kaptırmadı. O tarihte geçilen İngiltere ise şu anda, Uluslararası Para Fonu'na (IMF) göre ilk beşte bile değil. Bildiğimiz gibi listede ikinci sırada, Japonların mucizesini 2010 yılında geride bırakan Çin bulunuyor ve ABD'nin 120 yıllık saltanatını devirmek için de ivmelenerek yoluna devam ediyor. 'Satınalma gücü paritesine göre gayri safi yurtiçi hasıla' (SGP-GSYH) değerlerinde göre ölçülenen ve sıralaması yapılan bu listede önümüzdeki 5 yıl içinde önemli değişiklikler olması bekleniyor. Çin'in takdire şayan atılımının yanında Hindistan'ı da, 2007 yılında Almanyayı geçerek dördüncülüğe çıkan ekonomisi ile birlikte üst sıralara taşıdığımızda, Asya'nın dünya ekonomisindeki önemi daha da belirginleşiyor. 2012'de ilk üç sıralamasının ABD, Çin, Hindistan şekilinde olması, 2017'de ise Çin, ABD, Hindistan'a dönüşmesi bekleniyor. Dördüncünün Japonya, beşincinin Rusya olarak tahmin edildiğini düşünürsek, aylardır gündemin en çok takip edilen ülkeleri olan Almanya ve Fransa'yı ilk yedinin son iki sırasına yerleştirmek zorunda kalıyoruz.
Yukarıda bahsettiğimiz istatistiki bilgiler semayenin doğuya kaydığını gösterirken, batının bütçe açığının, Asya'nın ticaret fazlası ile birlikte desteklenerek, zenginliklerinin yer değiştirdiğini ortaya koyuyuyor. Başlı başına bir araştırma konusu olan Çin'in göz kamaştırıcı performansı, önüne geçilemezliğini koruyor.
Bunlar ile birlikte, Avrupa ve ABD, kriz süresince görülen düşük büyüme hızları, durgunluk düzeyine düşen enflasyon oranları, yüksek işsizlik rakamları ve sürdürülemez bütçe açıkları ile savaşırken Çin, çok hızlı büyüyen ekonomisndeki riskleri fark ederek önlem almaya çalışıyordu. Yüzde 10'ların üzeirndeki büyüme ile birlikte gelen enflasyonun önüne geçmeye çalışan yetkililer, Çin Merkez Bankası (PBOC) ile politika faiz oranlarında artışlar yaparken, bankaların munzam karşılıklarını da yüzde 20'ler ile görülmemiş seviyelere çıkarmıştı.
Emlak fiyatlarındaki artışın ve enflasyonun önüne geçmek için yapılan hamlelerin işe yaradığı, 2011 son çeyrek büyümesinin bir yıl öncesine göre yüzde 8.9 artış göstererek 2009'un ortasından bu yana ilk kez yüzde 9'un altına gelmesi ile görülmüş oldu. GSYH'daki bu düşüş, politika yapıcıların, ekonominin büyümesine izin verme konusunda biraz daha rahat davranabilecekleri beklentisini de beraberinde getirdi. Nitekim PBOC'de en büyük beş Çin bankasının daha fazla kredi kullandırmasına izin vererek bunu desteklemiş oldu. Önümüzdeki günlerde de ülkeden, uzun zamandır uygulanan ekonomi daraltıcı politiklarında gevşemeye devam etmesi bekleniyor.
Tabi ki Avrupa, inkar edilemez bir şekilde dünya ticaretinde çok önemli bir yere sahip. Birlik olarak muazzam bir ekonomi ve aynı zamanda bir pazar. Son yıllardaki olumlu ve olumsuz gelişmeler, kıtayı bu açıdan hep gündemin üst sıralarında tutsada, Asya, özellikle Çin ile birlikte, geçtiğmiz yıllara oranla daha yakından takip edilmesi gereken bir ekonomik güç olarak yerini korumaya devam ediyor.
Orta Doğu'da yükselen tansiyon ile yılın ilk haftalarında iyi bir çıkış yakalayan petrol, Arap Baharıydı, Filistin - İsrail çekişmesiydi, Hürmüz Boğazı'ydı derken Orta Doğu'da bir türlü yerine oturmayan gerginlik, petrolün kazancını üst üste üçüncü yıla taşıdı. 2011’i kazançla uğurlayan Petrol, İran'da artan tansiyon nedeniyle 2012'ye hızlı bir başlangıç yaptı. Petrol vadelileri 2012'nin ilk haftalarında yaklaşık olarak % 2.8 oranında değer kazandı.
ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri bir süredir İran'ın petrolüne yaptırımlar uygulamak için adımlar atıyor, oluşabilecek açığın ise Körfez ülkelerinden kapatılmasını konuşuluyor. İran Basra körfezindeki petrol üreticisi komşularını petrol üretimini arttırmayın konusunda uyarılarda bulunmaktadır. İran petrol ambargosuna uğrar ve açığı başkaları kapatırsa, bunun “sonuçları olacak” şeklinde tehditvari yaklaşımlar sergilemektedir, bu durum gerginliğin kızışmasına ve tansiyonların artmasına neden olmaktadır. İran, gelirinin önemli bölümünü petrol satışından sağlamakta, üretim artışı yolunda adım atılması konusunda misillemede bulunma uyarısı yapmaktadır. İran'ın OPEC temsilcisi Muhammed Ali Hatibi, "Arap komşularımız Avrupa ve ABD ile işbirliği yapmamalı" dedi. Bu ülkelerin İran'ın petrolü yerine kendilerininkini koymaya yeşil ışık yakmaları halinde "Hürmüz Boğazı da dahil bölgede olacakların başlıca sorumlusu kendileridir" şeklinde konuşma yapmıştır. Dünya petrollerinin 1/6’sı Hürmüz Boğazından geçmektedir. İran son haftalarda boğazı kapatabileceği konusunda tehditte bulunuyor. İran Savunma Bakanı Ahmed Vahidi, Hürmüz Boğazı ve İran Körfezi'nde daha sık askeri tatbikat düzenleyecekleri konusunda açıklamasında bulundu. İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapattığı haberleri arz yönlü şoklara neden olmaktadır. Aynı zamanda, Nijerya'da petrol üretimini, grevler ve hırsızlık olayları tehdit altına sokmaktadır. Bu ayaklanmalar ve İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatma tehdidine tepkiler petrole yön vermeye devam etmektedir.
İran dünyanın en büyük ikinci petrol üreticisidir. Çin, Hindistan, Güney Kore, Japonya, İtalya gibi ülkelere petrol ihracı yapmaktadır. Hızla büyüyen Çin ve Hindistan daha fazla petrole ihtiyaç duymaktadır. ABD’nin yaptırım kararı ardından Ocak ayın sonunda AB’de yaptırım kararı almayı düşünüyor. Rusya ve Çin, batılı güçlerin İran’a yaptırım uygulamasına karşı çıkmaktadır. İran karşılık olarak, askeri tatbikatlar düzenlemektedir. İran, petrolünü piyasadaki yokluğunu üretim artırımıyla telafi edebileceğini belirten güney komşularını tehdit etmektedir. Petrole yön veren bir diğer önemli durum, dünyanın en büyük petrol üreticisi olan Suudi Arabistan'ın petrol fiyatlarını 100 dolar seviyesinin üzerinde tutacaklarını açıklamasıdır. İran'dan gelen açıklamalar petrolü besleyerek, 11 haziran 2011’den beri en yüksek seviyesine hazırlanmaktadır.
OECD grubu ülkeleri içinde yer alan ve dünyanın en büyük petrol tüketicisi olan ABD’nin petrol stoklarının azalmasına dair endişeler küresel arzın riske girmesine yol açmaktadır. Petrol piyasasında arz ve talep arasında hassas bir denge vardır.
Jeopolitik sebeplerle arz sıkıntısını fiyatlayan ABD tipi ham petrol varil başına 100 Dolar’ın ve Brent petrol 113 Dolar’ın üzerine çıkmasına neden olmuştur.
Nükleer programından dolayı İran'ı eleştiren Suudi Arabistan geçtiğimiz günlerde, Çin ile “Nükleer İşbirliği” anlaşmasını imzaladı. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC), küresel petrol talebinin bu yıl büyümeye devam edeceğini bildirdi. Geçen yıl % 0,9 oranında artan küresel petrol talebinin Euro Bölgesindeki kriz ve diğer ekonomik sorunlara rağmen bu yıl günlük 1,1 milyon varil artacağı yolunda izlenimler artıyor. Ham petrol üreticilerinin gelişmekte olan ülkelerde artan petrol talebini ve gelişmiş ülkelerde ham petrol stoklarının düşmesini göz önüne alarak üretimi desteklemesi gerekmektedir. Petrol fiyatları bugün hala yüksek ve küresel ekonominin toparlanmasında olumsuz etki yaratmaktadır. Uluslararası piyasalarda petrol fiyatları, 2010 yılında % 15 yükseldikten sonra 2011 % 8.7 yükseldi. Önümüzdeki aylarda bu seviyenin de üzerine çıkacağı beklentisi, küresel olarak ciddi endişeler yaratmaktadır.
Jeopolitik sorunlar petrol fiyatlarının artmasına neden olmaktadır. Sürdürülebilir ekonomik kalkınma için, kesintisiz bir enerji kaynağı gereklidir. Geçmişe dönüp bakıldığında petrol rezervleri üzerinde hâkimiyet kurmak için askeri güç kullanıldığı, birçok çatışma ve savaşın çıktığı görülmüştür, günümüzde de görülmeye devam etmektedir nitekim, bugün Orta doğuda yaşanan gelişmeler savaşa yol açabilir, keza bekleniyor olması ya da konuşulması bile ciddi oranlarda petrol fiyatlarını yükseltmektedir. Petrol fiyatları, dünya ve ülke ekonomik performansı açısından önemli göstergelerden biridir. Doğal olarak, petrol fiyatlarındaki artış ne kadar fazla ve uzun süreli ise, makroekonomi üzerindeki etki de o kadar büyük olmaktadır. İran belirsizliğinin ortadan kalkması gerekmektedir. İran'a uygulanan yaptırımların devam etmesi ciddi ekonomik hasarlara neden olmaktadır ki, Yapılan her türlü baskıya rağmen İran'ın nükleer programını sürdürmekte kararlı gözükmektedir.
Altın geçmişten günümüze gelen değerli metallerin başın da gelmektedir. Hava ve suyla kolay tepkimeye girmediği için donuklaşmaz, paslanmaz ve kararmaz. Milattan önce ve sonrasına dayanan hikâyesin de hem gücü, zenginliği hem iktidarı temsil etmesiyle vazgeçilmez metaller arasına girmiştir. Dünya tarih sahnesine sadece takı, süs olarak değil ticarette ve ekonomi de yatırım aracı olarak da kullanılmıştır. Ülkelerin ekonomileri ellerindeki altın rezervleriyle doğru orantılıdır. Merkez bankasının kazasın da en fazla altın rezervi olan ülke en güçlü ülkedir. Dünya da merkez bankası altın rezervi olarak baktığımız da başta Amerika Birleşik Devletleri ardından Almanya takip etmekte daha sonra sırayla IMF, İtalya ve Fransa gelmektedir. Türkiye ise bu sıralamanın 116 tonla 29. sırasın da yer almaktadır.
Global ekonomik kriz olanca hızıyla büyüyerek dünya ticaretini tehdit altına almaktadır. Avrupa’ nın içinde bulunduğu borç krizi ve dünyanın en büyük ekonomisi olan A.B.D’ nin yaşadığı resesyon risklerini buna örnek olarak gösterebiliriz. Dünya dengelerinin değişime başladığı bu sancılı dönem de güvenli liman olarak göze çarpan enstrüman altın yükselişine 2005 ‘in 3. çeyreğin de başlamış oldu.
Avrupa da euro bölgesinin borç krizi dünya ekonomisi için önemli derece de risk iştahını tetikliyor. Politika ve yasa yapıcılar bu krizi kendi sorumluluklarından kaçıp üzerilerine almaması durumu daha çıkılmaz bir hal almasına neden olur. Avrupa merkez bankasının elinde ki en önemli silahlardan biri de faizdi. Başkanlık devir tesliminden sonra koltuğuna oturan ‘Süper Mario’ lakaplı Mario Draghi bu silahı iyi kullanamadı ve iki defa 0,25’ lik faiz indirim kararına giderek faiz oranını % 1’ e indirdi. “AMB’ nin parasal politikalarla bir yere kadar destek olacağını” beyan eden Draghi “istihdam taleplerinin artması bununla birlikte ekonomiyi canlandıracak teşviklerin euro bölgesi ülkelerin hükümetlerinin elin de bulunduğunu” açıkladı. Bankacılık sektörüne Avrupa Finansal İstikrar Fonu (EFSF)’ nun verdiği destekler de yetersiz kaldı. Çünkü İtalya, Portekiz ve Yunanistan bankalarının sermaye artırımları mevcut açığı kapatmaya yetmedi. Avrupa bu ekonomik krizi bir hayli zor ve uzun zaman harcayarak geçirmeye çalışacağı piyasalar tarafından bilinmekte.
A.B.D. ise eski Başkan George W. Bush zamanın da patlak veren Mortgage krizi ile başlayan Lehman Brothers’ la devam eden ve Irak savaşıyla gün yüzüne çıkan ekonomik krizi atlatmakla uğraşmakta. Tarihinin sayalı krizlerinden bir tanesini yaşayan A.B.D. rezerv para olma avantajını bile sorgulanır hale getiriyor. Bunu Rusya başbakan’ı Vladmir Putin’ in “A.B.D. dünya ekonomisi üzerin de bir parazittir.” beyanatından anlayabiliyoruz. Başkan Barack Obama’ nın gelmesiyle ekonomi yavaş da olsa toparlanma sürecine girdiğini son gelen verilerden görüyoruz. A.B.D. tarihinde ki rekor işsizlik seviyelerinden dönmesi ve dış ticaret açığının durması bunlara birer örnek olabilir.
Ekonomin kötüyse “savaş çıkar ve sömür” politikası bu sefer İran’ da işe yarayacak mı hep birlikte görücez. Bu güncel olaylar karşısın da değerli metaller güvenli bir sığınak olarak karşımıza çıkıyor. Tabi ülkemizde altına olan talep gün geçtikçe hızlı bir artış içine girdi. Bankalarda ki altın hesabından tutun da kuyumcularda ki çeyrek altına kadar yatırım çeşitleri bir hayli fazlalaştı. “Gr. Altın mı? Altın hesabı mı?” sorusu karşımıza çıktı. Türk toplumunun adet ve ananelerine göre altın hep süs ve gösteriş olarak kullanılmıştır. Biz Türkler herhalde en fazla yastık altın da bu değerli metali saklayan millet unvanına sahibiz. Kimilerimiz kuyumcudan altın fiyatlarının düştüğünü duyduğu anda belirli birikimini altın alarak değerlendirir. Daha sonra fiyatlar yükselişe geçtiğinde de gider tekrar kuyumcuya bunu satar karını alır. Tabi bu da yatırım yapmanın bir türüdür. Bunu günümüze uyarlayan banklar altın hesabı ile yatırımcılara kolaylık sağlamaya çalışıyorlar. Nedir peki bu yatırım şekli? Şöyle anlatayım; siz bir bankaya gidiyorsunuz, bu banka da vadesiz hesap açtırdıktan sonra bankanın size sunmuş olduğu altın üzerine yatırım çeşitlerini inceliyorsunuz? Yani size o günün dünya da altın ons fiyatından gr. altın alımı yapılıyor. Dünya da altın fiyatları çıktıkça sizin yatırımınız katlanıyor. Bu hesapta en düşük altın alım miktarı 5 gr. olarak uygulanıyor. Yarım ve cumhuriyet altının da ise adet olarak sınır olmaksızın alım yapılabiliyor. Ayrıca gelir vergisinden de muaf tutuluyor. Yapmış olduğunuz altın yatırımınızı hem saklama derdi yok hem de bozdurmak istediğiniz de yüksek spread farkı ödemiyorsunuz. Bu yatırımı aracı kurumlardan da sağlamak mümkün. Aracı kurumlar da ise bu spread farkları daha da düşük olabiliyor.
Gelişmekte olan ülkelerin altına olan talebi 2012’ de %40 oranın da artış göstermesi bekleniyor. Çin ise bu yıl Hindistan’ın da önüne geçerek dünya altın tüketiminin % 50 sini tek başına yapma potansiyelini elinde bulunduruyor. Altın çıkaran firmalar Güney Afrika’ daki madenlerin riskli olmaları nedeniyle, % 4 oranına varan bakır şirketlerine olan alım talepleri göze çarpıyor. Yani altın değerine değer katarak dünya sahnesindeki tahtından aşağıya kolay kolay inmeyecek gibi duruyor.
Yatırımcıların son dönemlerin en fazla kayıplarını yaşadığı, bankaların çıkmaza girdiği ve politikacıların çaresiz kaldığı 2011 yılını geride bıraktık. Geçen yıl teoristyenler ve ileri gelen politikacılar tarafından tartışılan konu başlıkları şöyleydi: AB dağılıyor mu? Yunanistan iflasını açıklayacak mı? Çin ekonomisinin soğuması kontrol altında mı? Gelişmekte olan ülkelerde oluşan balonlar patlayacak mı? Burada sıraladığımız soruların cevabını 2011’de tam olarak alamadık. Bu ne anlama geliyor? Geçen yıl piyasaları epey meşgul eden bu sorunlar 2012’ye taşınıyor demektir. Bu durumda 2012’nin 2011 kadar zorlu geçeceği 2+2’nin 4 edeceği gerçeği ile eşdeğerdedir.
Şu an bulunduğumuz Ocak ayından 2012 yılına kuş bakışı bakalım. ABD ekonomisinin yılın en iyi toparlamasını yapacağı konusunda hemen hemen herkesin hem fikir olduğunu görüyoruz. Bu sebeple Dolar Endeksi hemen hemen tüm para birimleri karşısında değer kazanmaya devam ediyor. Korku ya da Volatilite endeksi olarak adlandırılan VIX endeksi de gerilemiş durumda. Peki ya Avrupa’da ne olacak? Euro dolar karşısında vites büyütebilecek mi veya başka bir deyişle Avrupa bu vebadan kurtulmak için gerçekleştireceği ekonomik reformlar işe yarayacak mı? şeklinde tezahür eden sorular, aslında 2012’nin ne kadar zorlu bir yıl olacağını destekler nitelikte. Euro değer kaybetmeye devam ediyor. Sadece Amerikan Dolarına değil, Japon Yenine ve hatta İngiliz Sterlinine karşı da. Siz de taktir edersiniz ki bu değer kaybı kimseyi şaşırtmayacak gibi görünüyor.
Biraz da 2012’nin en büyük kabusu olma ihtimali olan Çin’den bahsedelim. Son 10 yıldır çok hızlı büyüyen ve dünyanın 2. büyük ekonomisi olan Çin’de yatırımcılar, ekonomide ciddi balonlar oluştuğundan ve bunların da bu sene patlayacağından korkuyor. 17 Ocak’ta açıklanan Çin’deki ekonomik büyümenin %8.9 olması, son 2 yılın en düşük seviyesine inmesi de bu balonun patlayacağını destekleyen en önemli gösterge.
1929 bunalımından sonra şirketlerin kredi derecelendirilmesi, 1984’ten sonraki Latin Amerika krizinden sonra da ülkelerin kredi derecelendirilmesi önemli bir araç olmaya başladı. Kredi derecelendirme kuruluşlarının amacı; her küçük yatırımcı parasını yatırırken şirketin muhasebe bilgisi ve diğer bilgilere sahip olmadığı için, kredi derecelendirme kuruluşlarının verdiği notlarla yatırım kararları alıyorlar. Aynı şey ülkeler için de geçerli. Bugünlerde ise piyasaların kulak kabarttığı taraf uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu S&P oldu. Kriz başladığından beri 'AB'nin direksyonunda Almanya ile beraber biz varız' şeklinde bir hava yaratan Sarkozy'nin Fransa'sının bir anlamda maskesi düştü ve S&P notu Fransa'ya; sen Almanya ile aşık atamazsın, dikkat etmezsen sonun İtalya gibi olabilir' mesajını verdi. Bu noktadan sonra Sarkozy'nin AB kurtarma planlarının da inandırıcılığı ciddi riske girmiştir.
Peki 2012’de bizi neler bekliyor? 2009’dan bu yana Amerika’da, Avrupa’da ve hatta İngiltere’de uygulanan parasal genişleme politikasında artık son noktaya gelindiğini düşünüyorum. Çünkü bunun sonucunda enflasyonun fırlaması gerçeğiyle karşı karşıya kalınıyor. Yine önderliğini ABD’nin yaptığı, tıkanan mali durumun işlerlik kazanması için özel sektörün borçlarının kamuya aktarılması olarak çalışan politikada da sona gelinmiştir. ABD’de kamu borcu %100’lere ulaşmış, Avrupa’da ise birçok ülkenin borcunun, Gayri Safi Milli Hasıla’ya oranı da %100 sınırını aşmış durumda. Yani kamunun kendini taşıyacak hali yok ki özel sektörü fonlasın.
Yazımızı Yunanistan konusuyla sonlandırmamız gerekecek çünkü şu an için kritik olan konulardan biri Yunanistan. Cuma günü Yunanistan’ın IMF ile borç yapılandırma görüşmeleri sonuçlanacak. Yunanistan’ın ilk aldığı kaynağın arkasından EFSF’den kendisine aktarılacak olan 139 milyar Euro’yu alabilirse, bundan sonraki ödemelerinde problem olmayacağı kanısına varılmıştı. Ancak bunun gerçekleşmesi için Troyka (Avrupa Merkez Bankası, IMF ve Avrupa Birliği) arasında bir anlaşma sağlanması ve özel sektörün de katılımı ile Yunanistan’ın hali hazırdaki tahvil ödemelerinde hair cut (iskontolar) olmalıdır. Yani artık, özel sektörün elini taşın altına koyması gerekir. Eğer plan başarıyla uygulanırsa; Troyka ve Yunanistan hükümeti ileriye dönük bütçe kesintileri konusu üzerinde duracak. Yani özel sektör yatırımcısının %70’lere varan iskontoyu kabul etmesi istenecek. Bunlar olduğu taktirde Yunanistan’ın kasası boş kalmayacak. Cuma günü önemli. Görüşmelere katılan özel sektör temsilcileri ne kadarlık bir 'haircut'ı kabul ediyolar, hangi şartlarla kabul ediyorlar bunları bir nebze öğrenebileceğiz. Ancak sonuç olumlu olursa yani özel sektör temsilcileriyle anlaşma sağlanırsa o zaman Euro’da geçici de olsa toparlanmalar görebiliriz. Aksi taktirde Euro’da resesyon kaçınılmaz hale gelir.
20. yüzyılın sonlarında başlayan küreselleşme ile birlikte finans piyasalarında kredi derecelendirme kuruluşlarının rolü gittikçe artmaktadır.Ülkeler veya şirketler bu kuruluşların verdiği notlara göre borç almakta ya da vermektedirler.Buradaki en önemli kriter “güven” dir. Peki, her türlü yatırım aracını denetleyip, onlara itimat edilip edilemeyeceğini sınayan bu kuruluşların bir denetçisi var mıdır? ve kendileri ne kadar güven vermektedir?
Kredi notu(diğer bir değişle reyting), uluslararası alandaki kredi verme ilişkilerinde, borç verilecek ülkelerde meydana gelebilecek önemli olaylar neticesinde kayba uğrama olasılığı şeklinde tanımlanmıştır.Net olarak ifade etmek gerekirse, taşınılan risk anlamı da çıkarılabilir.Bu not, aynı zamanda verilecek kredinin vadesini ,şartlarını,miktarını belirlemek için önemlidir.Ülkelerin reytingleri belirlenirken; ülke ekonomisinin gelir yaratma kapasitesi, dış borç birikimi, siyasi risk gibi faktörler göz önüne alınır. Son yıllarda ölçüm yapan kuruluşların bu faktörleri değil de , büyük sermaye sahiplerinin çıkarlarını mı ? dikkate aldığı tartışılan ve güven sarsan en önemli konulardandır.
Derecelendirme kuruluşları; bağımsız olup, kredi verebilme öngörüsünü sağlayan, verdikleri reytinglerle yatırımcılar ve hükümetler tarafından kullanılan kurumlar olarak tanımlanabilir. Ayrıca, sınama prosedürleri ve nesnellik şüphesiz olmalıdır.Şuanda en büyük ABD tahvil derecelendirme kuruluşları Moody’s Yatırımcı Servisi, Standard and Poor’s kurumlar ve Fitch Yatırımcılar servisi’dir.Ancak günümüzde ,zamanın en güvenilir kaynakları arasında bulunan bu kurumlar, sermaye sahipleri tarafından yönlendiriliyor ve onların çıkarları doğrultusunda spekülasyon mu yapıyorlar? sorusu akıllara geliyor.
1997 yılında Tayland’da başlayan ve önce Güneydoğu Asya’ya sonra Dünya’nın büyük bir bölümüne yayılan krizi hatırlayalım. Bu krizden hemen önce reyting kuruluşları krize giren ülkelere yüksek notlar vermişti. O zamana kadar piyasa karar mekanizmaları için büyük güven unsuru olan bu kurumlar , yatırımcıları yanlış yönlendirmiş ve kendilerine olan itimadı zedelemişlerdi. Tabi ki bu krizin suçunu tek başına derecelendirme kuruluşlarına atmak yanlıştır. Çünkü şirketleri yönetenler patronlardır. Her iki tarafında suç paylaşımı aynı olmalıdır.Ancak burada sorun, piyasa karışıklıklarından faydalanan ve büyük sermaye sahibi olan kişilerin çıkarları doğrultusunda notları yanlı(ş) belirleyen reyting kuruluşlarının denetlenememesi ve araştırma zaaflıklarından kaynaklanan güven zedelenmesidir.Kredi derecelendirme kuruluşları, 2007 yılındaki Amerika’daki mortgage krizinde, riskleri doğru hesaplayabilselerdi, bu krize sebebiyet vermeyip güven tazeleyebilirlerdi. Ancak ne yüzünden notların yanıltıldığı konusu ve bu kuruluşların artık güven vermemesi gibi konular gitgide Dünya ekonomi gündeminin vazgeçilmez şüphesini oluşturmakta.
Geçtiğimiz günlerde Standard and Poor’s, Fransa’nın da içinde bulunduğu 9 ülkenin notunu düşürdü.Fransa Maliye Bakanı not indiriminin ülkesi için felaket olmadığını ve S&P’nin açıklamasının ardından herhangi bir maliyet kısma adımı atmayacaklarını söyledi. Eskiden, yani Kredi Derecelendirme Kuruluşlarına güvenin tam olduğu zamanlarda, böyle bir reyting düşürme haberinden sonra izlenecek tutum ; sıkı mali önlemler olarak yansırdı.Şimdi ise dikkate bile alınmamasının tek nedeni bu kurumların gittikçe inandırıcılıklarını yitiriyor olmaları.Gelecekte ise Reyting ölçen bu kurumların tekrardan en büyük güven unsuru olmasının sağlanması için denetlenmeleri ve daha fazla yanlı(ş) puanlama yapmamaları gerekiyor.Bakalım ilerleyen süreçte bu kurumlar tekrar eski hallerine mi dönecekler? Yoksa yatırımcıların olumsuz bakışlarına yenilerini mi ekleyecekler?
Çin Hükümeti, global riskten kaçınmak için Çin Merkez Bankası’nda döviz rezervlerini Temmuz 2011’den itibaren elinden çıkartmaya ve petrole yatırım yapmaya başladı. Çin Merkez Bankası, tarihindeki en fazla döviz rezervini Temmuz 2011 ayında 400.77 milyar dolar olarak açıklarken; bu miktar Aralık 2011’de 387,97 Milyar Dolar olarak açıkladı. İmalat sanayi verisinin büyüme gösterdiği Çin; piyasalardaki gücünü arttırmayı planlıyor. Çin’de iş sahasında kullanılmak için petrole ihtiyaç gün geçtikçe artıyor. Petrol tüketiminde dışa bağılı olan Çin’ de firmalar düşünce değişikliğine giderek, deniz aşırı ülkelere ulaşıp buradaki yerel firmalarla ortak olmaya başladılar. Çin’in devlet tarafından kontrol edilen enerji devi şirketlerden Sinopec, Kanadalı enerji şirketi Daylight’ı satın aldı. Böylelikle; Çin 2011 yılı içerisinde Kanada’da 2. Şirket alımını da gerçekleştirmiş oldu. Bunun yanı sıra; Afganistan’ın önde gelen petrol üretim firmasını satın almaya hazırlanan Çin Milli Petrol Kurumu Afganistan’ da petrol çıkartacak ilk yabancı kurum olacak. Tüm bunlara ek olarak; Haziran 2011 tarihinde; Çin İngiltere’nin önde gelen şirketlerinden Shell ve CNPC (Çin Milli Petrol Kurumu) ile global ittifak sözleşmesi imzalayarak; yeni bir şirket kurdu ve şirketin hissedar paylarını yarıyarıya paylaşıldı. Bu şirketin kurulma amaçları arasında; Çin ve diğer ülkelerde ortaya çıkabilecek olan fırsatları ortaklaşa değerlendirebilmek gaz,petrol kaynaklarını yaratıcı bir şekilde kullanarak; rakabet fiyatını düşürmek yer alıyor. Shell ve CNPC ortaklığı ile kurulan bu firma; Çin tarafından ucuza tedarik edilecek olan ekipmalar ve Shell’in çalışmaları ile Kuzey Amerika Bölgesi doğal gaz kaynaklarına ve petrol kuyularına daha geniş kapsamlı, ucuza maliyet ile ulaşmayı planlanıyor. 2011 yılı öncesinde petrol üretimi yapılayan Çin’de Petrochina Group’un katkılarıyla doğal gaz kuyuları bulundu, Shell ise petrol çıkartma faaliyetlerini yürütecek. Çinli şirketler gelecek yıllarda, ekonomik anlamda kuvvetlenerek, Kanada, Afrika ve Asya’ da petrol ve gaz yatırımı yapmayı hedefliyorlar. Bu durum; Amerika’dan sonra Dünya’nın 2. Büyük ekonomisi olan Çin’in gelecek yıllarda Dünya ekonomisinin patronu olma yolunda ilerlediğinin bir kanıtı.
2008’de ABD’de başlayarak küresel bir kriz haline gelen resesyonlar Avrupa’yı derinden etkilemiştir. Krizin bankacılık sektöründen başladığı ve sigorta şirketlerinin batmasıyla, Avrupa’da ekonomik durumu sıkıntıda olan AB ülkelerine sıçramıştır. 2009 yılına gelindiğinde ise yapılan reformlar kemer sıkma politikaları da işe yaramamış, birçok insan evlerinde ve işlerinden olmuştur.2010 yılında iyimser bir havaya bürünmesi beklenen ekonominin büyük bankaların sorunlu kredilerinin artması ve geri dönüşlerinde yaşanan sıkıntılar 2. Bir şok dalgası yaratmış ve yıkıcı etkisini göstermiş bulunmaktadır. Avrupa Merkez Bankası’nın yaptığı açıklama krizin bankacılık sektörüyle alakalı olduğunu ve tahvil alınım satılarak sadece erteleme yapıldığını açıklaması Avrupa’nın güvenli liman olma ihtimalini bir süre daha iptal etmiştir. 2011 yılında Avrupa’nın sorunlu ülkeleri olan Yunanistan, Portekiz ve İrlanda gibi ülkelerin borçlarını ödeyemeyeceklerini açıklamaları ve Avrupa birliğinden yardım talep etmeleri, ayrıca bankaların yardım taleplerinin tahmin edilenden fazla çıkması, yapılan çalışmaların sonuç vermediğini de gözler önüne sermiştir.
2008 yılında ekonomik durumu pek de iyi olmayan Yunanistan’ın krize hazırlıksız yakalandığı ve aldığı önlemlerin yetersiz olduğu açıkça ortada. Hükümetin ekonomiyi kötü göstermemesi yapılan yolsuzlukların önüne geçememiş ve yapılan açıklamalarda, verilen belgelerde AB’yi atlattığı tespit edilmiştir. Borcun 300milyar€ olarak açıklanması Yunanistan ekonomisinin batmış olduğu edildi. Krizden en az zararla çıkmak isteyen Yunanistan hükümeti ise Avrupa birliğinin ön gördüğü kemer sıkma politikalarını sağlıklı bir şekilde uygulayamayıp halkın sokaklara dökülmesine neden oldu. İşsizlik oranlarının tavan yapması vergilerdeki artış maaşların düşürülmesi halkı sokaklara dökerek hükümetin istifa etmesine neden oldu. 2011 yılının bitmiş olmasına rağmen krizin her geçen gün daha da kötüleşmesi alınan kararların çıkarılan yeni kanunların sonuç vermemesi Yunanistan’ın iflas etme ihtimalini de ortaya çıkarmaktadır.
Sorunlu ülkelerdeki (Yunanistan, İspanya, Portekiz, Belçika, İtalya ve İrlanda) bankacılık sisteminin yabancı bankalara olan yükümlülükleri 4 trilyon$ tutarında. Bu borcun yarısı sadece Fransa, Almanya ve İngiltere bankalarına. Sorunlu ülkelerin borcu en çok Fransa’ya. Yunanistan’ın bankacılık sektörünün yabancı bankalara olan yükümlülüğü 184 milyar$ civarındayken bu borcun %32′si Fransa’ya ve %22’si ise Almanya’ya olan yükümlülüklerden oluşuyor.
Avrupa’nın büyük ekonomileri ile sorunlu çevre ekonomileri arasında yapısal olarak belirgin ekonomik farklılıklar var bu sebepten dolayı belli ülkeler sorun yaşarken diğerleri daha rahat durumda olası bir krizin Almanya ve Fransa gibi ülkelere de sıçrama ve genele yayılma riskini beraberinde getiriyor.
2012 yılında alınacak olan kararlın ve reformların elle tutulur bir sonuç vermemsi durumunda Yunanistan'ın temerrüde düşmesi yakın gözüküyor. Lakin Yunanistan’ın bu yıl 48milyar€ ödemesi bulunuyor.
Yılbaşı,Noel tatili derken,para piyasaları yeniden kendine geldi.Avrupa odaklı ekonomik durgunluğun global piyasalara da yansıyacağı beklentisiyle yeni yıla oldukça gergin başladı.
Avrupa,kredi derecelendirme kuruluşu S & P'den beklenen, ama ani gelen not indirimleriyle sarsıldı. Fransa başta olmak üzere 9 ülkenin birden notu kırıldı. İtalya'nın kredi notu Kazakistan ile eşitlendi.Güney Kıbrıs ve Portekiz'in notları 'çöp' diye tabir edilen yatırım yapılamaz seviyeye çekildi.Almanya'nın ise kredi notu aynı tutuldu. Ancak Almanya'da yayın yapan Bild gazetesinin haberine göre, geçen yıl yüzde 3 büyüme elde eden ekonominin bu yıl yalnızca yüzde 0,7 büyüyeceği tahmin ediliyor.Almanya'da Bakanlar Kurulunun bu yıl ve gelecek yıla ilişkin ekonomik büyüme tahminini Çarşamba günü açıklaması bekleniyor.
Avrupalı yetkililer Standart - Poor's kurumunun kararına sert tepki gösterdi.Fransa Başbakanı Fransldua Fiyon düzenlediği basın toplantısında hükümetin ekonomik krizle mücadelede uyguladığı programları savunarak bu tür kurumların Fransa'nın politikalarını belirleyemeyeceğini ileri sürdü.Avusturya Başbakanı Werner Faymann da Standart - Poor's kurumunun ülkesinin kredi notunu düşürmesini yanlış ve anlaşılmaz bir karar şeklinde yorumladı. Avrupa'nın en büyük meselesi, krizi aşmak için uygulanan sıkı maliye politikaları sebebiyle ülkelerin adım atamaz hale gelmesi. Euro Bölgesi'nde resesyon tehlikesi had safhada.Yatırımcılar karamsar ; liderlerin krize kesin çözüm bulacağından ümitsiz.Büyümeyi destekleyici adımlar atılmaz ve istihdama öncelik verilmezse,Avrupa'nın borç krizi daha da karmaşık hale gelebilir.
İngiltere,Avrupa'nın en büyük borsası ve döviz alışveriş merkezi sayılıyor.AB ülkeleri arasında bu bağlamda en çok vergi ödemesi gereken ülke konumuna düşüyor.İngiltere şimdiye kadar Avrupa ülkelerinin ekonomik krizle mücadele bağlamında aldığı bir çok ortak kararı uygulamaktan kaçındı.Şimdi bu tür bir verginin uygulanması durumunda İngiltere kaçınılmaz olarak kıtayı ekonomik krizden kurtarmak için büyük bedel ödemek zorunda kalacak ve kendi çıkarları uğruna çekildiği rahatlatıcı inzivadan çıkararak Almanya ve Fransa gibi ülkelerin omuzuna yüklediği yükün ağırlığını paylaşmak zorunda kalacak.
Piyasalar iyi açıklanacak haberlere hasret kaldı.Dün Çin'den gelen haberler piyasaların yüzünü güldürdü.Çin ekonomisi geçen yılın dördüncü çeyreğinde yıllık bazda %8,9 büyüdü.Beklenti ise %8,7'lik bir büyüme yönündeydi. Aslında Çin , son 2,5 yılın en zayıf büyümesini kaydetti.Ancak rakamın beklentinin üzerinde gelmesi piyasalarda olumlu hava yarattı.Altın ve emtia fiyatları Çin büyüme verisiyle %1-2 yükseldi.Ancak Avrupa'da sular durulmuyor. Piyasalarda yükselişler ise endişelerle beraber uzun sürmüyor.
Küresel piyasalarda krizin çözümüne dair umutlar her geçen gün azalırken bu güvenin azalmasında kredi derecelendirme kuruluşlarının etkisi azımsanmayacak kadar çoktur. En son Standart and Poor's un Avrupa birliğine üyee 9 ülkenin notunu kırması bu güvensizliği tetikledi. Bu ülkeler içerisinde en çok yankı uyandıran elbetteki Avrupa'nın ikinci büyük ekonomisi konumunda olan Fransa'nın AAA olan uzun vadeli notunun kırılmasıydı. Peki bu not kırımı piyasada şaşkınlık yarattı mı? Elbetteki hayır! Çünkü piyasalarda uzun süredir bunun gerçekleşmesi bekleniyordu. Peki Fransa bu noktaya nasıl geldi?
Aslında bütün süreç Yunanistan'ın içerisinden çıkamadığı borç krizi ile başladı. yükselen CDSler buna bağlı olarak yükselen tahvil faizleri derken Yunanistan dış piyasaya sürekli borçlanıyordu. Peki kim alıyordu Yunanistan'ın bu yüksek faizli borçlanma kağıtlarını? Fransız bankaları başta olmak üzere dış bankalar alıyorlardı. Çünkü bu kurumlarda Yunanistan'ın temerrüte düşürül-e-meyeceği gibi bir algı oluşmuştu ve "akıllılık" yapıp bol miktarda bu ülkenin tahvili satın alındı. O dönem için risk teşkil eden bu ülkeden aldıkları tahviller ile hanelerine yüksek kar yazmayı amaçlıyorlardı. Ancak rüzgar onların istediği yöne bir türlü dönmedi, en başta ilerleyen dönemde arkalarına alacaklarını düşündekleri rüzgar çok sert şekilde karşılarından esmeye başlamıştı. Durumun kritikliğinin farkına varan Merkel ve Sarkozy ikilisi toplantı üzerine toplantı yaparak Yunanistan'ı kurtarma çabalarına giriştiler. Aslında amaç Yunanistan'ın temerrüte düşmesini engelleyip borçlarını geri ödemesini sağlamaktı. Çünkü çok iyi biliyorlardı ki borçların geri ödenmemesi ile birlikte Fransa merkezli bir bankacılık krizi Avrupa'yı daha da kötü bir hale getirebilirdi. Yunanistan konusunda bir türlü sonuca ulaşamayınca en azından bankaları kurtarabilmek adına bir şeyler yapmaya karar verdiler. Bu doğrultuda AMB limitsiz kaynak aktarabilceğini bile söyledi. Durumu yakından inceleyen kredi derecelendirme kuruluşları ise içerisinde bulunulan durumdan bir türlü çıkılamayınca Socitete Generale ve Credit Agricole gibi büyük fransız bankalarının notları kırıldı. Aslında bu uyarı niteliğinde bir karardı. Gelişen dönemde bankaların içerisinde bulunduğu halden dolayı Fransa'nın notunun tehlikede olduğu açık açık söylenirken bu duruma bir türlü çözüm bulunamıyordu. Artık Yunanistan'dan umudunu kesmeye başlayan bankalar "%50 Traş"a bile razı oluyorlardı.
Durumu yakından inceleyen S&P artık duruma daha fazla Fransız kalamayarak Fransa'nın notunu indirdi. Peki bundan sonra ne olacak? Aslında bu not kırımı ile verilen mesaj krizin gittikçe derinleşmeye başladığının net kanıtıdır. Uzun vadeli notu Fransa'ya bağlı olan Avrupa İstikrar Fonu (EFSF) ' nun notu da yine S&P tarafından kırılarak AA+ ya düşürüldü. Bu krizin çözülememesi durumunda not kırımlarının diğer kredi derecelendirme kuruluşları tarafından devam etmesi kaçınılmazdır. Kısa vadede görülen ise Avrupa'nın üzerindeki bu karabulutların o kadar da çabuk dağilmayacağıdır.
TAHVİLLER
Tahvil; Devletin veya anonim şirketlerin ödünç para bulmak için itibari kıymetleri eşit ve ibareleri aynı olmak üzere çıkardıkları borç senetlerine denmektedir. Yani kendine kaynak bulmak isteyen devlet veya anonim şirketler, gelecekte elde edecekleri gelirlerini teminat göstererek borç senedi çıkartırlar. Ayrıca devlet tarafından çıkartılan tahvillere devlet tahvili denir vadeleri en az 1 yıl olmaktadır. Bankalar ve anonim şirketleri tarafından çıkartılan tahvillere ise özel sektör tahvilleri denmektedir. Bu kurumlar tahvilleri çıkartırken geleceğe yönelik gelirlerini teminat göstererek en az 2 yıllık vadeyle ödünç para bulmak amacıyla tahvil çıkartırlar.
TAHVİLLER NEDEN ÖNEMLİDİR
Tahviller ülkelerin hazineleri tarafından bütçe finansman gereksinimi için çıkartılan sermaye piyasası aracı olduğundan dolayı ekonomiyi en çok etkileyen sermaye piyasası araçlarından biridir. Devlet tahvilleri, ayrıca devlet garantisi altında olduğu için hisse senetlerine göre daha az risk taşımaktadır. Bu nedenle de özellikle kriz dönemlerinde devlet tahvilleri yatırımcılar tarafından güvenilirlik nedeniyle hisse senetlerinden daha fazla talep görmektedir. Ayrıca devlet tahvilleri karar alıcılar için öncü bir gösterge niteliğindedir. Örneğin iki yıllık Devlet tahvillerinin faiz oranlarındaki artış karar alıcıların iki yıl sonraki enflasyon oranlarının yükseleceği yönünde beklentileri olduğunu göstermektedir. Tahvil faizlerinin yükselmesinin diğer bir nedeni de piyasanın risk algılaması ile ilgilidir. Piyasada beklenen risk primi (bir yatırım aracının taşıdığı risklerin fiyatlara yansıması risk primidir.
Riskli bir yatırım aracının beklenen getirisi ile risksiz bir aracın beklenen getirisi arasındaki fark olarak da hesaplanabilmesidir.) karar alıcıların risk algılamasını da gösterdiği için önemli bir gösterge niteliğindedir.
Bu doğrultuda kriz döneminde Avrupa tahvil piyasasında yaşanan gelişmeleri 2008 krizinin etkileri doğrultusunda incelemekte fayda vardır. 2008 küresel finans krizinin etkisiyle dünya ekonomisi ikiye ayrılmıştır. Küresel krizin gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere etkisi farklı şekillerde olmuştur. Özellikle gelişmiş ülkelerde büyüme rakamları oldukça düşerek buna bağlı olarak işsizlik rakamları rekor seviyelere ulaşmasına neden olmuştur. Gelişmiş ülkeler küresel çapta yaşanmakta olan bu krizin etkilerini giderebilmek için önlem paketleri çıkarmışlardır. Çıkarılan bu önlem paketleri ile birlikte, krizin etkisini azaltmak için devletlerin yapmış oldukları harcamaların artmasına, ekonomiyi canlandırmak için genişletici para ve maliye politikalarının uygulanmasına ve ülkelerin bütçe açıklarının ayrıca bütçe üzerinde ki borç baskısının artmasına sebep olmuştur. Uygulanan bu politikalar sonucunda ülkelerin bütçe harcamaları artarken, bütçe gelirleri özellikle de vergi gelirleri ciddi bir azalma yaşamıştır. Bu dönemde Euro bölgesinde finansal getirilerinde ciddi bir düşüş yaşanmıştır. Euro bölgesinde 2008 yılı ortalaması 3.3 olan finansal varlık getirileri ise 2009 yılında 1.6 ya gerilemiştir. Euro bölgesi ülkelerinin borçlarının GSYH’ ya oranı 2008 yılında 5.5 iken bu oran 2009 yılında 8.4’ e yükselmiştir. Yani ülkelerin borçlanma oranları bu dönemde çok yükselmiştir. Bu borçların bütçe üzerinde yarattığı mali baskılar ve borç yükü de artmıştır.
Yukarıda saydığımız bu makro ekonomik nedenler ışığında Avrupa tahvil piyasasını incelediğimizde uzun dönemli tahvil getirilerinin 2008 Ağustos ayından itibaren başlayan düşüş eğiliminin 2011 yılına hatta 2012 yılının ilk aylarına yansıdığı görülmekte. Bu düşüşte Avrupa birliği ülkelerinin krizin etkilerini azaltmak için uyguladıkları genişletici maliye ve para politikalarının etkisiyle oluşmuştur. Ayrıca kriz döneminde artan işsizlik rakamları ve buna bağlı olarak enflasyondaki düşüş tahvil faizlerinin de düşmesinde etkili olmuştur. 13 Ocak 2012 de kredi notu düşürülen Fransa’nın not indiriminin ardında yaptığı ilk tahvil ihalesinde beklentinin altında borçlanmasına rağmen borçlanma faizindeki düşüş dikkatleri çekti. Çeyreklik bazda Avrupa’da ki işsizliğin bir nebze olsun düşmesi üretimde yaşanan artış ve enflasyon oranındaki yükseliş tahvil faizlerinin yukarı yönlü bir eğilim kazanmasına neden olmasına katkı sağlasa dahi başarılı sonuç alınamamıştır. Tahvil faizlerinin bu yukarı yönlü hareketinde ülkelerin bütçelerinde meydana gelen aşırı borçlanmanın da etkisiyle bütçeye finansman yaratmak isteyen hazinelerinde etkisi olmuştur.
Son yaşanan İtalya, Yunanistan ve İrlanda kriziyle de Avrupa ve ABD hükümetlerinin de açıkladıkları son tahvil alımları hakkındaki haberler ile son zamanlarda da tahvilin ekonomi için ne kadar önem taşıdığını görmekteyiz. ABD hükümetinden açıklanan tahvil alımlarına devam edileceği haberlerinin yayınlanması ayrıca Avrupa ekonomisinin riskli ülkelerin tahvillerini toplamaya devam edeceği bu programdan vazgeçmeyeceğini söylemesi ile Avrupa’nın sorunlu ülkeleri olarak adlandırılan Yunanistan, İrlanda, Portekiz, İtalya İspanya’nın uzun dönem tahvil faizleri oldukça yükseliş göstermiştir. Ayrıca bu sorunlu olarak nitelendirilen ülkelerin tahvil getirileri ile Almanya’nın tahvil getirilerini karşılaştırırsak aradaki açığın büyüdüğü görebilmekteyiz. 16 Ocak 2012 tarihinde yapılan karşılaştırma ise bu açığı çok net sergilemekte. Portekiz – Almanya 10 yıllık tahvil faiz farkı 1214 baz puanla rekor seviyeye ulaştığı açıklandı.
Avrupa Birliği’ni Almanya’nın ayakta tutması ve sorunlu ülkeler olarak adlandırılan PIGS ( Portekiz, İrlanda, Yunanistan, İspanya) ülkeleriyle kıyaslanması ise Almanya’ nın Dünya merkez bankaları arasında en yüksek bağımsızlığa sahip olması ve makro ekonomik veriler yönünden sürekli olumlu haberler geliyor olması ekonomik sorunu işsizliğe çözüm bulabiliyor olmasıdır. Genel olarak Avrupa birliğinin ortak para birimi olan euronun geleceği ise pek iç acıcı gözükmemektedir. Çünkü ekonomisi zayıf euro ülkelerinde uygulanacak olan tasarruf planları uygulamalarına karşı çıkanlar olması, özellikle Almanya’nın euro ya yabancılaşması, riskli ülkelerin tahvillerine talep az olmasından dolayı hatta tek alıcıların ECB olmasından dolayı 2012 yılının euro için kötü başladığı ve kötü sonlanabileceği senaryoları kuvvetlenmekte.
Çin ticaret dengesinin 2011 yılının ortalarında elde ettiği güçlü yükseliş gelişmiş ekonomilere göz dağı verecek nitelikte idi. Çin'in milyar Yuan cinsinden ticaret dengesi grafiğine bir göz atalım. Hala fazla vermesine rağmen neredeyse yarı yarıya olan düşüş olduğu görülüyor. Çin ekonomisi için duyulan güncel endişeleri güçlendiren bir etki. Peki, nerde kaldı gelişmiş ülkelerin derin sorunları yüzünden batağa sürüklenen dünya ekonomisini kurtaracak yükselen ekonomiler?
Çin'in gümrük müdürlüğü geçtiğimiz aylarda Çin Yuanı'ın değerini yükseltme konusunda hükümete destek vermediğini beyan etmişti. Geçtiğimiz dört senede başta dolar olmak üzere 25 para birimi daha karşısında en güçlü yükselişini yakalayan yuan için tekrar önlem alınabileceği konuşmaları başladı bile. Enflasyonist baskıdan kaçınmak amacıyla rekabet gücünü, en büyük alıcısı olan ABD'de düşürmek pahasına Yuan'ın değer kazanmasına izin veren Çin yetkilileri şimdi tam tersini yapabilecekleri izlenimini yaratmaya başladılar. ABD, Çin Yuan'ının değerinin yükseltilmesi için baskılarını sürdürse de Çin yetkilileri para birimlerinin değerini düşürebilmek için verileri iyi bir sebep olarak öne sürebilirler. Kur savaşına bir oyuncu daha eklersek var olan politikalar üzerinde tekrar değişimlerin meydana gelmesi muhtemel. ABD Dolar'ının değerini düşük tutmak için kararlı olan FED yeni önlemler alabilir. Çin para biriminin değerini düşürürse ABD'de eski pazar payını alsa dahi satış hacminde geçmişe nazaran azalma meydana gelebilir. Sonuçta alıcı diye tabir ettiğimiz ekonomisi durgunluk geçiren ABD ise burda da yine sorun yaşanabilir.
Olası bir durumda Euro bölgesinin satın alma gücünü arttıracağı aşikar. Euro kullanıcısı yeterince zor durumda bir yandan global krize karşı önlem amacıyla karar birimleri harcamalarını azaltmış durumda. Diğer yandan Euro bölgesindeki ülkelerin not indirimleri ve izlenmeye alınan kredi dereceleri yatırımları kısıtlayan önemli faktörlerden. Mantık basit, sürdürülebilirlik adına üretici alımı kolaylaştırmak için maliyeti azaltmayı tercih edecektir. Bunu gerçekleştirebilmesi için en kolay çözüm ucuz girdi olacaktır. Yuan'ın da değeri düşürülürse Avrupa pazarında payı artan Çin'in Almanya ve Fransa'ya pastadan daha küçük paylar ayırması olası.
Böyle bir duruma karşı Euro birliğinin en büyük taşları Almanya ve Fransa illaki regülasyonlar getirerek ''yerli'' mal alımına teşvik sağlayacaktır. Son dönemde Avrupa ülkelerinin satışları arttırmak adına izledikleri politikalardan biri bu. Yine gelişen ekonomilerden sağlanan ithal girdi nedeniyle üretimde problem yaşanmamasına rağmen tüketimdeki daralma çarkı yavaşlatıyor. 17 ayrı ekonominin para politikasını ortak yürüterek satın alma gücünü düşüren sistem ancak, vergi indirimleri sayesinde Euro kullanıcılarını alıma teşvik ediyor. Bunun sonucunda kamu gelirlerine de yansıyan olumsuzluk reel yatırımlara verilen teşviklerle birlikte kamu bütçesini iyice zora sokuyor.
Durum şundan ibaret, açık ekonomiler bir bütünü oluşturuyor. Dünya ekonomilerinin globalizasyon sürecini tamamladığı gündeyiz. Bir ülkenin ekonomisindeki olumsuz gelişmeler bütün dünya ülkelerine yayılabiliyor. Yakın tarihimizde yaşanan krizlere çok benzemesine rağmen yaşanılanlardan ders alınmayabiliyor.
Önce ABD, sonra Avrupa Birliği derken şimdi piyasada endişeler Çin için artmaya başladı. 2011'in son günlerinde var olan durum üzerinden son değerlendirmeler yapılırken 2012 için de senaryolar yazılmaya başlandı. ABD'de büyüme sorunu çözülmüş görünüyor. Vergi indirimi programı tekrar kabul gördü. Şimdilik ABD ekonomisi için FED'in almayı düşündüğü başka bir önlem yok. Yürütülen vergi indiriminin büyüme üzerindeki etkisi beklenip görülecek. Euro bölgesinde likidite sağlama çalışmaları devam ediyor. Birlik bazında alınacak tedbirler bir bir sağlanıyor. Bundan sonraki önlemler ülkelerin ekonomileri üzerindeki spesifik çalışmalardan meydana gelecek.
Geçtiğimiz yıldan beri FED'in dolar için piyasada likidite sağlama çalışmaları sürüyor. Tahvil alım paketlerinin hedefe tam anlamıyla ulaşmadığı aşikar. Finans piyasası içinde hapsolan likidite büyümeye katkı sağlayamadı. FED'in politikalarının sonuçlandıramadığı büyüme sorununu mali politikalarla kapatma çabası sürüyor ve şimdiye kadar alınan sonuçlar tatmin edici. FED'in en baştan beri asıl amacı doların değerini düşürmek ve başta Çin olmak üzere üreten ekonomiler üzerinde enflasyonist baskı yaratmaktı. Evet doların değerinde düşüş meydana geldi. Ancak Çin'de enflasyon FED'in istediği kadar büyüyemedi. Yuan son bir sene içerisinde dolar karşısında %6 değer kazandı. Euro bölgesi borç krizi sallantılarının yoğunlaştığı son altı ay içerisinde ise Euro karşısında %16 değer kazandı. Çin'in en önemli pazarlarını oluşturan Avrupa ve ABD'de daralan ekonomiler zaten tasarruf eğilimin arttırmış durumda. Ayrıca Yuan'ın, Dolar ve Euro karşısındaki değer kazanımı Çin ihracatını vuran bir başka etkeni meydana getirdi.
Yılın ilk yarısında Euro krizi henüz sadece konuşulurken beklentiler FED'in para biriminin değerini düşürmesinden sonra başta petrol olmak üzere emtia fiyatları üzerindeki artış baskısını arttıracağı yönündeydi. Dünyada petrol tüketiminde ikinci sırada yerini koruyan Çin için enflasyonist baskıların oluşacağı endişeleri oluşmuştu. Hatta emtia fiyatlarındaki artışın hızlandığı dönemlerde G20 toplantılarında gelişen ekonomiler gelişmiş ülkelere bu konuda çağrı yapmıştı. Beklenen enflasyon sıcağı oluşmadı. Çin'i dünya ekonomisinin lokomotifi olarak görenler ekonominin en büyük itici gücü olan enflasyonun özellikle Çin'de etkisini ortaya çıkması gerektiği kanaatindeydi. Amaç FED'in politikalarına destek olmak. Çin'de üretim maliyetini arttırarak Yuan'ı dolar karşısında daha fazla değer kaybetmesini engellemek ve dolayısıyla Yuan'ın global pazara açılmasını sağlamaktı. Ancak, evdeki hesap çarşıya uymadı.
Son günlerde konuşulan Çin'in gayri resmi kredi piyasası sorunu biraz abartılıyor. Evet ortada bir sorun mevcut ancak makro ekonomik analizlere henüz yansıyan hatta kısa dönem içerisinde yansıyacak kadar etkili veriler mevcut değil. Çin'in büyüyen ve fazi oranları piyasa geneline göre yüksek tutulan bir gayri resmi kredi piyasası mevcut ve bunun için önlem alınması gerekir ancak, 2012'de patlayabilecek bir balon henüz oluşmuş değil. Çin'in gayri resmi kredi piyasası, resmi kredi piyasasının yüzde beşi kadar. Unutulmamalı ki Çin ekonomisinin global anlamda siyasi ve ekonomik baskılara karşı durabilmesi için yapması gereken öncelikle büyümesini sürdürülebilir hale getirmek. Bunun için de kredilerin ve parasal genişlemenin devam etmesi gerekiyor. Kumanda ekonomisine özgü nitelikler sayesinde mali anlamda sağlamlığını zaten koruyor. Yatırımların üretimi devam ettirmesi ve aynı zamanda var olan üretime ivme kazandırması sağlanacak teşvikler ve kredi olanakları ile gerçekleşebilir. Merkezi yönetimler yerel yönetimleri bu alanda zaten destekliyor. Ancak sağlanan kredi olanaklarının ve teşviklerin özel sektör için yeterli olmadığı gayri resmi kredi piyasasındaki büyümeden anlaşılıyor.
Peki global dengelerin karşısında Türkiye'nin durumu nedir?Forex piyasası , dünyada çok yakından takip edildiği halde , Türkiye’de henüz profesyonel finansçılar haricinde çok fazla kişinin bilmediği bir piyasa. Forex piyasası Türkiye’de de tüm dünyada olduğu gibi geleceğin en gözde , en çok takip edilen ve en kazançlı sektörleri arasında olma konusunda iddalı gözüküyor. Ancak son günlerde Forex piyasasının sektördeki bazı firmaların yaptıkları yanıltıcı reklam ve piyasanın çok iyi anlatılamamasından dolayı , yatırımcıların ve finans sektöründe kariyer yapmak isteyen gençlerin, bu piyasaya önyargılı yaklaşmasına neden oluyor. Gençler bu büyük piyasada okuldan mezun oldukları anda sektör ile ilgili hiçbir eğitim almadan sadece okuldaki teorik bilgileriyle hemen makam ve güzel bir iş istiyorlar. Ancak her iş’te olduğu gibi finans piyasası da inceliklerle doludur. Bu incelikleri ve ayrıntıları öğrenmeden bu piyasada yer almak gençlerin daha ilk baştan umudunu kırabilir ve belki de güzel bir kariyer yapacakları bu sektörde daha başlamadan bitirmelerine neden olabilir. Aynı şekilde yatırımcılarda bazı riskleri bilmeden bu piyasaya girerek aslında paralarıyla birlikte , yanıltıcı reklamlardan dolayı oluşturdukları yüksek beklentilerini de kaybettikleri için piyasaya daha işin başında küsüyorlar.
Finans sektöründe çalışmak isteyen gençler öncelikle bu piyasada kendilerini yetiştirecekleri ve kariyer yapabilecekleri profesyonel bir kuruluşa ihtiyaç duymaktadırlar. Kurumun bilgi ve tecrübeleri iyi olmalıdır ki personeline doğru ve sağlıklı bilgiyi zamanında aktarabilsin. Teletrade’in sektördeki liderliği ve profesyonel çalışma ortamı aldığı ödüllerle bir kez daha onaylanmıştır. Yaklaşık 16 yılın vermiş olduğu tecrübeyi aynı şekilde yatırımcılarına ve kariyer hedefleyen gençlere aktarması da Teletrade’in kendine olan güvenini gösteriyor. Ancak bazen gençler karşılarına çıkan bu fırsatı değerlendirip kollarına altın bileziği takmak yerine, bu piyasaya ürkerek bakan ve yapamayacağını düşünen kişilerin yaptığı bazı yorumlara inanıp kendilerine önyargı ve duvar örüyorlar. Halbuki kulaklarını olumsuzluklara tıkayarak ücretsiz eğitimlere katılanlar arasından bu piyasada uzmanlaşmak isteyenler kendilerini belli ediyor ve sertifika programlarına da katılıyor. Zaten ücretsiz eğitimde kişi hem kendini hem de finans piyasasını yakından tanımış oluyor. Ayrıca bu piyasada kariyer yapmak isteyip istemediğine de bu süreçte karar veriyor. Sertifika programına katılanlar ise gerçekten finans piyasası içinde yer almayı kendine amaç edinmiş kendinden emin ve ne istediğini bilen insanlardan oluşuyor.
İşsizliğin her geçen gün biraz daha sorun olmaya başladığı ülkemizde, kalifiye eleman sayısı da hızla düşüyor. Yeni üniversiteler açılmaya devam ediyor, insanların üniversiteye girmek için sarfettiği efor artıyor, doğru orantılı biçimde üniversite mezunu işsiz sayısı da hızla çoğalıyor. Yıllarca eğitim alıp, dişinden tırnağından arttırdıklarıyla okumaya çalışan gençler için bu zorlu süreç bitince anlaşılıyor ki aslında en zorlu süreç yeni başlıyor.
Üniversite mezunu olmak çok önemli bir gereklilik. Fakat bu büyük gereklilik kişinin geleceğini oluşturamayan büyük de bir boşluk aynı zamanada. 'Belli başlı bölümler dışında ne okursan oku işsizsin' gibi bir yargı oluşmaya başladı. İşsiz kesime şöyle bi göz attığımızda çoğunluğun üniversite mezunlarından oluştuğunu görüyoruz. İş görüşmesine giden gençler, mezun olduktan sonra en çok 'tecrübeli eleman arıyoruz', 'biz sizi ararız' cümlelerini duyuyorlar. Fakat ne tecrübe kazanılabilecek bir fırsat var ortada, ne de geri arayan. Yalnızca büyük bir handikap var ortada. Yıllarca okuyup didinip öğrenilen bir çok bilgi iş verenler için önemsiz. Peki neden ?
İş verenler üniversitedeki notlarınızla değil, o iş alanıyla ilgili edindiğiniz tecrübelerle ilgileniyor, çünkü önemli olan pratikte ne kadar bildiğiniz. Pratikte hiçbir bilgisi olmayan genç nüfus da 'ben üniversite mezunuyum' deyip mezun olur olmaz hemen iş bulacağı hayallerine kapılıyor. Artık sadece üniversite mezunu olmak yetmiyor. Bir çok alanda kendinizi geliştirmeniz lazım. Bilgisayar bileceksiniz, birden fazla dil bileceksiniz, alanınızla ilgili yeterliliğe sahip olduğunuzu gösteren sertifikalarınız olacak. Tüm bunları almak da öyle kolay değil. Sertifika programları için binlerce liralar akıtacaksınız. 'Ama hayır ben üniversite mezunuyum, bi de bu sertifikalara para mı vericem, beni işe alan kendi yetiştirmeli, üstüne bir de para mı isteyecekler utanmadan. ' Böyle düşünen mezun sayısı oldukça fazla, bu yüzden işsiz sayısı da her geçen gün artıyor zaten. TeleTRADE, yeni mezun gençlerin , ya da bu alanda tecrübe kazanmak ve profosyonelleşmek isteyen adayların en önemli desteği. Yaptığı programlarla tecrübe aramak değil, tecrübe kazandırmak için uğraşıyor.
Türkiye'de yeni aktüel olmaya başlayan önü çok açık, gelecek vadeden ve üstüne üstük çok fazla kişiye istihdam sağlayabilecek bir sektör var; Forex piyasası. Fakat bu piyasada çalışmak için, öyle internetten bakıp para yatırıp 100 dolar'larla milyon dolarlar yaratma hayalleri çok yetersiz. Uzman olmak için işi bilmek şart. Üniversitelerin henüz bu işle ilgili teroik bilgi veren bölümü bile yok. TeleTRADE bu alanda bilgi sahibi olmak isteyeni, kendini geliştirmek isteyen bir çok kişi için büyük bir kılavuuz. Çünkü şu anda hiçbir yerde karşılaşamayacağınız bir süreç uyguluyor. İnsanların günlük hayatlarında kullanabilecekleri, piyasayı tanıyabilecekleri ve bu iş için uygun kişi olup olmayacaklarını deneyebilecekleri ücretsiz bir süreç yapıyor. Çok değerli bilgilerle donatıyor kişileri. Her türlü imkanı sağlıyor. Ve bu süreçte kimseden bir bedel almıyor. İstediği şey, bu işi yapabilecek, doğru adayları bulup seçmek. Belli başlı elemelerden geçemeyenler, ya da işin kendine uygun olmadığını düşünenler ise bu süreçte çok değerli ve pahalı bilgilerle donanıyorlar. Uzamanlık yolunda büyük bir adım atmak isteyen, bu işle ilgili detaylı bilgilere sahip olup püf noktalarını öğrenecek kişiler için ayrıca düzenlediği sertifika programı var. Her sertifika programı gibi (İngilizce, Bilgisayar, Rusça, Muhasebe vs. vs. ) süreç elbette ki ücretli. Hem de öyle bir çok sertifika programında olduğu gibi dudak uçuklatacak rakamlarla değil. Sertifika programı için ödenen rakamlar, ofisin masraflarını bile karşılamıyor.
Üniversite bitirmenin yeterli olmadığı, her çaldığınız kapının ardından 'tecrübeli eleman arıyoruz ' sözünü duyduğumuz bu dönemde, TeleTRADE gibi kendini Uluslar arası platformda ispatlamış, ödüllerine ve başarılarına her yıl bir yenisini ekleyen bir firmada , Forex piyasası gibi dünyanın en hızlı gelişen piyasalarından birinde işi öğrenme ve çalışma fırsatıyla karşılaşmanın avantajını farkına varmalısınız. Aldığınız pratik bilgilerle, iş hayatınıza farklı bir yön çizebilir, bu alanda uzmanlaşabilirsiniz. Bilgisayar ya da yabancı dil bildiğinizi gösteren sertifikalara ücret ödemek ne kadar doğalsa, Forex alanında alınan bu sertifika da o kadar doğal olmalı. Sadece Forex piyasasında ve TeleTRADE'de geçerli olmayan bu sertifika, bu çok sektör ve kurumda bu işi bildiğinizin bir göstergesi olarak kulanılabilir. Yıllar sonra sevmediğiniz bir işi mecburen yaptığınızı farkettiğinizde bu fırsat çoktan elinizden kaçmış olabilir. Hızla gelişen bir piyasa olan Forex piyasası, yurt dışında olduğu gibi Türkiye'de de yakın zamanda çok daha farklı şartlarda öğrenilmeye başlayacaktır. Bu da demek oluyor ki, bundan birkaç yıl sonra bu işi yapmak için daha fazla emek ve daha fazla para vermek gerekebilir. Üniversitelerin ilgili bölümleri, yüksek rakamlar karşılığında alınan eğitimler ve sertifikalar... Bu meslek sizin hayatınızın mesleği olabileceği gibi, ilginizi çekmeyebilir ya da size hitap etmeyebilir. Fakat öğreneceğiniz bir tek bilginin bile, her geçen gün artan rakiplerinizin onlarca adım önüne geçirebileceğini unutmamak gerekir. Bilgi zenginliktir; TeleTRADE bu alanda yaptığı çalışmalarla bilgi havuzunu öğrenmek isteyenlere açıyor, servetini paylaşıyor. Boşuna dememişler; bana bir kelime öğretenin kırk yıl kölesi olurum diye. Siz ne birilerine köle olun ne de minnet duyun. Ama okul okumanın tek başına yetersiz olduğunu kabullenmeli ve kendimizi geliştirmek için karşımıza çıkan fırsatları tepmeden önce iki kere düşünmeliyiz.
Temmuz ayının ikinci haftasında FED Başkanı Bernanke piyasanın dört gözle beklediği açıklamayı yaptı. Açıklamasında QE2'nin işgücü piyasalarını canlandırmasının beklediklerini vurguladı. Ekonominin şu an içerisinde bulunduğu kötü durumun konjontürel bir denge unsuru olduğu üzerinde durdu. Yılın ikinci yarısında ekonominin genel eğiliminde çok hızlı gelişen pozitif bir ivmenin oluşacağı görüşünde olduklarını belirtti. FED'in ekonomik iyileşme sürecindeki yavaşlamaya kayıtsız kalınmayacağını ayrıca gerektiği takdirde her türlü müdahaleye hazır olduklarını beyan etti. Para politikası kurulunun yapılabilecek değişikliklerin senaryoları arasında reserv oranlarını değiştirmek, finansal araç satın almak veya faiz oranlarında değişiklik yapmak bulunuyor.
Piyasalar Bernanke'nin beklenen açıklaması öncesinde pozitif görünümü zaten satın almıştı. Açıklamayla birlikte dolarda güçlü satış pozisyonları görüldü. Aynı etki petrol ve altın fiyatları başta olmak üzere genel olarak çoğu değerli madene de yansıdı. Sert tepki sonrasında yatırımcılar Bernanke'nin pozitif açıklamaları doğrultusunda pozisyon almayı tercih ettiler. ABD ekonomisinde iyileşmelerin olacağı beklentisini öncelikle girdi fiyatlarına yansıdı. İyimser hava kıymetli madenlerde de rally olanağını arttırmıştı. Son bir kaç haftadır emtialarda meydana gelen sert düşüşler spekülatörlerin ve hedgefonların uzun pozisyon alması için önemli fırsatlar doğurdu. Risk iştahı göstergeleri yatırımcıların Haziran ayı sendromunu atlattığı yönünde sinyal veriyor.
Geçtiğimiz hafta piyasaları meşgul edenler arasında ABD'nin kamu ekonomisini finanse edebilmek adına borç tavanını yükseltme çalışmaları oldu. Kredi derecelendirme kuruluşları ABD'nin borç tavanını yükselttiği takdirde kredi notlarının düşürüleceği uyarısında bulundu. Ekonomik görünüm içerisinde borçlanmanın maksimum sınırları zorladığı açıkça görülüyor. FED'in tahvil alım programları ekonomiyi beklenen sonuçlara ulaştırmadı. Finans sektörü içerisinde hapsolan dolar reel sektöre girme fırsatını bulamadı. Bu durumda ekonomiye müdahale ancak kemerleri sıkma politikası ile gerçekleşebilir. Yani borçlandırmanın dolayısıyla harcamaların kısıtlanmasıyla.
Kredi derecelendirme kuruluşları Euro bölgesinin ardından bir darbe de ABD'ye vurabilir. Bernanke'nin piyasalara çizdiği resmi bozabilecek güce sahip kredi notlarındaki beklentiler yakın gelecekte piyasayı tedirgin edecek faktörler arasında. Global kriz çanları çalarken öncelikle geçtiğimiz 10 yılı değerlendirmeye almalıyız. 2000'li yılların başından itibaren uluslarası ekonomik dengelerde yaşanan olumsuzluklar emtia fiyatları üzerinde oldukça etkili olmuştu. Japonya yaşanan doğal felaketin ardından bir yandan özel sektöre teşvikte bulunma ve kamu borçlarını finanse etme çabası içerisinde. Avrupa geçtiğimiz hafta Yunanistan için çıkarılan yardım paketini iki katına çıkarmış olsada diğer Avrupa ülkelerinin krizden etkilenme hassasiyeti stres sebebi. ABD'de ise FED'in yarattığı paranın büyümeyi katkı sağlamamış olması finans sistemi içerisinde zayıf yönlerin bulunduğuna işaret ediyor.
Yatırımcılar bu çerçevede illaki emtiaları tercih edecek görünüyor. Güvenli para birimleri diye adlandırılan CHF ve JPY için de durum çok parlak değil. Japonya oluşabilecek küresel krizden nasbini alabilecek hassasiyeti koruyor. Ekonomistler CHF'ye girişlerin artık şişme noktasına eriştiği yönünde görüş beyan etmekten çekinmiyorlar. Değerli madenler arasında gümüş ve altın yatırımcılar için ön planda. Altın güvenli yatırım araçları arasında birinciliğini koruyor. Gümüş yatırımcılar için yeni bir ürün. Yılın ilk yarısında güçlü yükselişi ile şaşırtması ile dikkatleri üzerine çekti spekülatif durumda alıcılar için yeni fırsatlar doğuruyor. Altına olan talebin artmasıyla finans piyasası fiziki altın sıkıntısı yaşıyor. Gümüş için henüz belirgin bir fiziki sıkıntı meydana gelmiş değil. Potföylerinde emtia bulundurmak isteyen yatırımcılar için söz gümüşse süküt altın.
Ürdün, Tunus, Cezayir… Sorunların yaşandığı Arap ülkeleri peki herkesin bu kadar dikkatini çeken tüm Arap ülkelerini tedirgin eden hatta ABD nin bile önemle takip ettiği halk isyanları devrim niteliğinde yaşanan bu gelişmeler neden bu kadar önemli… Doğuda yaşanan gelişmeler bütün ülkelerin odak noktası olup neden tehdit niteliği taşımakta… Tunus un en çok ticaret yaptığı ülkeler arasında Fransa, İtalya, ABD olması bu soruya en açık cevap niteliğindedir. Ayrıca bu ülke önemli miktarda fosfat, demir, çinko, kurşun rezervlerine sahip. Bunun yanında GSYH nın %7 sı ham petrol ve doğal gaz üretim gelirlerinden gelmekte işte bütün bu sebeplerden dolayı Tunus ta ki ayaklanma dünya gündeminde öncelikli takip edilen bir olay haline geldi.
Ekonomik krizin en ağır etkilerini yaşayan gelişmekte olan ülkelerden Tunus ta ki ayaklanmaların genel sebebi ülkedeki işsiz sayısındaki artış. Uzun süredir sabreden Tunus halkı bir işportacının ateşiyle mevcut durumuna isyan eder hale geldi. Daha önemlisi o işportacının bir üniversite mezunu olması daha bilinçli bir kesimin isyanı etkili bir şekilde yönetmesine sebep oldu. Yaklaşık 20 senedir ülkenin yönetiminde olan ve saltanat kurmuş olan Zeynel Abidin Bin Ali baskılara dayanamayarak ülkeyi terk etti. İlk defa bir Arap ülkesi iktidarı değiştirecek ve mevcut lideri koltuğundan edecek bir toplumsal hareketliliği yaşıyor. Şimdi soru bu ateş diğer Arap ülkelerine sıçrar mı.?
Başta Ürdün ve Cezayir de de Tunus kadar etkili olmasa da benzer tepkiler görülmeye başlandı. Peki, bu tepkilerin diğer komşu Arap ülkelerine sıçrama ihtimalinin olmasının sebebi ne?
İsyanın domino etkisinin en önemli sebebi işsizlik zira Tunus gibi diğer Arap ülkelerinin de en önemli ekonomik problemi bu. Komşu Arap devletlerinin iktidarında olan hükümetlerinde bu isyanın kendi tebaasında; refah durumu kötü, zor ekonomik koşullarla baş etmeye çabalayan halka yön gösterici nitelikte olması korkuları tetiklemekte.
Bölgenin ekonomik dinamiğine baktığımızda da durumun ciddiyetinin neden dünya ekonomisi açısından tehdit oluşturduğunu anlarız. Bu devletlerin üstünde bulundukları ekonomik kaynak yani; petrol… Dünya petrol üretiminin büyük bir bölümüne sahip bu coğrafya da yaşanan ya da yaşanma ihtimali olan ekonomik bir krizin sadece bu bölgeyi değil dünya ekonomisini etkilemesi aşikârdır. Kriz beraberinde ekonominin dinamik sektörlerini ki bu bölge için petrol üretimini sekteye uğratacak ve dünya stoklarında düşüler yaşanacaktır. Arzın azalması fiyatların artmasına sebep olacaktır. Zaten dünya 2010 yılında BP kriziyle yaşadığı petrol bunalımını 2011 in ilk ayında yine Meksika körfezindeki büyük petrol üretim tesislerine sevkıyat sağlayan Alaska petrol boru hattının kapanmasıyla tekrar yaşamakta. Fiyatlar şuan 92 dolar seviyesindeyken bu bölgeden çıkacak bir kriz, 2011 için ön görülen petrol fiyatının daha erken görülmesine ve krizin devamı halinde fiyatların anormal yükselmesine sebep olacaktır.
Rezerv olarak baktığımızda durumun ciddiyetini biraz daha iyi anlarız. Petrolün bu bölgede bulunup işlenmeye başladığı andan itibaren su zamana kadar 302 milyar varil petrol üretildi. Ve üretime katılan devletler 7.25 trilyon dolar gelir elde etti. Bu dünya rezervinin yaklaşık %60 lık kısmına denk gelmekte.
Sonuç olarak 2010 Nisan Avrupa da yaşanan kriz her ne kadar Yunanistan gibi birliğin hem nüfus hem ekonomik açıdan küçük bir devletinde yaşansa da beraberinde AB krizi olarak etkilerini hala devam ettirmekte. Özellikle 2010 yılının sonunda İrlanda nın da krize yenilmiş olması ardından Portekiz ve İspanya nın da kriz potasına girmesi dünya gündeminde sıcaklığını korurken Tunus gibi küçük bir devletin beraberinde o coğrafyadaki diğer Arap ülkelerini de getirecek olması korkuları iki kat arttırıyor. Özellikle konunun OPEC (Petrol ihraç eden ülkeler örgütü) açısından bir başka önemi de Cezayir Nijerya Libya gibi yakın coğrafyada ki üyelerinde de krizin etkilerinin görülecek olması. Bunun için başta Türkiye olmak üzere ABD ve AB bölgedeki mevcut krizin çözümlenmesi ve bir sonuca ulaştırılması için diplomatik girimlere başlamış durumdalar. Sonuçlarını hepimiz kaygı ve heyecan ile izliyor olacağız.
Şu bir gerçek ki en ilkel çağdan itibaren sermaye değerlendirme yöntemleri hep vardı. Çağların değişmesi, insanların sermaye değerlendirme yöntemlerinde değişiklik yaratmaya sebep oldu. İçinde bulunduğumuz dönemin koşullarını değerlendirdiğimizde ise gelişmiş bir bilişim çağındayız. Bilgiye ulaşmak artık saniyelerimizi alıyor. Değişen teknolojik koşullar hayatlarımızı kolaylaştırırken bir taraftan da yatırım yapmak isteyenlerin eğilimlerinin de bu yönde yeni fırsatlar sunuyor. Bu fırsatların belki de en karlısı Forex piyasası,1976 yılından beri tüm Dünya’da sürdürdüğü serüvenini şimdi de Türk yatırımcılar ile buluşturuyor.
Türkiye de yatırımcının yüzünü güldüren piyasa nedir sorusunun artık tek cevabı var oda Forex... Borsaya alternatif olarak kullanılmaya başlanan alternatif olmaktan hızlı bir şekilde asıl yatırım aracına dönüşen Forex piyasasının bu kadar kısa bir sürede yıldızının parlamasının altında yatan sebepler arasında yüksek likitide, kolay ulaşabilirlik, haftanın beş günü 24 saat açık olması, dünyanın her yerinde aynı fiyattan işlem yapılabiliyor olması, alış veya satış işleminden kar elde edebilmeniz ve bu işlemleri yaparken karşınızda bir alıcıya ihtiyacınızın olamaması, işlemlerinizin kolay ve hızlı yapılabilirliliği sayılabilir.. Daha birçok özellik sayılabilir fakat yatırım aracından beklenen en temel şeylerin (yüksek kar, risk yönetim kolaylığı, takip kolaylığı) karşılığı zaten Forex içerisinde fazlasıyla yer almakta. Ayrıca dünyanın en büyük hacimli piyasası konumunda bulunması da yatırımcısına ayrı bir güven vermektedir.
Türkiye’de yeni yeni yayılmaya, kitleler tarafından tanınmaya başlayan Forex piyasası şu an için 3 milyar dolar gibi günlük işlem hacmine ulaşmış durumda. Bu durum ülkede bu piyasada çalışmak isteyen firmaların iştahını kabartmış gibi görünüyor… Peki yatırımcı açısından durum ne? Yâda yatırımcı Forex Piyasasında yatırım yaparken tercih edeceği firmayı seçerken nelere dikkat etmeli?
Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Hiçbir finans aracı yatırımcısına büyük umutlar vaat etmiyor. Forex piyasası içinde durum farklı değil. Ama internette herhangi bir sitede karşınıza bir reklâm çıkıyor ve birkaç insanın hayat hikâyeleri ile beraber, neredeyse minimum tutarlar ile maksimum kar elde edilmiş gibi bir his yaratılarak “bak ben başardım hem de senin bile elinde olabilecek bir meblağ ile sen de başarabilirsin” hissi yaratılıyor. Bu ne kadar doğru? Şu gerçek unutulmamalıdır ki hiçbir yatırım aracında bu tarz kazançlar elde edemezsiniz. Bu tarz ifadeler kulağa çok inandırıcı gelmediği gibi mantıklıda değil zaten. Forex te evet kazanç oranı diğer yatırım araçlarına göre çok yüksek ama bu piyasanın hacmine oranla doğru rakamlarla piyasaya girdiğinizde. Böyle bir durumda bağlı bulunduğunuz firmanın önemliliği artıyor.
Türkiye ye alternatifi olarak geldiği borsayı geride bırakan, geleneksel gayrimenkul yatırımına bir son veren yeni nesil yatırımcıların tüm ilgisini güvenirliliğiyle kazanan bir piyasanın içerisinde güvenli bir şekilde yatırım yapıp kazanç elde etmek büyük bir fırsat. Unutulmaması gereken en önemli şey ise piyasadan ne beklediğinizi bilmek örneğin bir ayda yüze yüz kazanç mı? Eğer şans oyunu oynamadıysanız böyle bir kazanç elde etmek biraz gerçek dışı. Forex e baktığımızda ise bu kadar yüksek bir hedefi bir ay kadar kısa bir süreçte gerçekleştirmek evet zor ama belirli zaman dilimine yaydığınızda ve profesyonel bir şekilde bu piyasaya yaklaştığınızda hayal değil gerçek bir kazanç elde etmiş olacaksınız.
Ayrıca Forex piyasasını diğer piyasalardan ayıran en önemli özellik ise işlemleri piyasa yorumlanması ve iyi analizler sonucunda kendiniz gerçekleştirebiliyor olmanız. Diğer yatırım araçlarıyla kıyaslandığında kazancın fazla olması Forex e ilgiyi arttırmış ve Türkiye pazarında emeklemeden koşan bir yatırım aracı olmasını sağlamıştır. Kazanç maksimum ama riski kontrol altında tutabilmekte kazanç için önemli değimli? Tabiî kide son derece öneme sahip.
Bir çok açıdan önem taşıyan 2011 yılının ikinci çeyreğinin son haftasına, tüm piyasalar Yunanistan gerginliği ile başladı. Sorunlu ülkenin temerrüde düşmesi halinde global bir krizin patlak verebileceğini bilen finans piyasaları katılımcıları, zaman zaman karamsar haberler ile sert tepkiler verse de, hafta içerisinde yapılan açıklamaların etkisi ile Yunan parlamentosundan çıkacak olumlu sonuçları, oylamalar yapılmadan fiyatlamaya başlamıştı.
Yunanistan'a ve kararların sonuçlarına geçmeden önce, diğer gelişmeler ile başlarsak, önemli gündem maddelerinden biri de, Amerika Merkez Bankası'nın (FED) 30 Haziran'da bitecek olan nicel gevşeme politikasına nasıl devam edeceği idi. FED Başkanı Ben Bernanke önceki hafta bankanın toplantısından sonra yaptığı açıklamada, üçüncü bir genişleme paketi olmayacağını, ancak FED'in vadesi dolan tahvillerin yerine, yine bu portföyün büyüklüğünü koruyarak 300 milyar dolarlık varlık alımına devam edeceğini belirtmişti. Anlaşıldığı gibi FED, 3 Kasım'dan beri devam eden, piyasaya bedava dolar sağlama politikasından bir anda çıkışın, reel sektörde şok edici bir etki yaratmasından korkuyor. Bu yüzden piyasaya likidite sağlanmaya devam edileceğini ancak nicel gevşeme gibi radikal kararların artık bankadan beklenmedeğini söyleyebiliriz. 30 Haziran 'quantitative easing' in son günüydü ve ABD'nin herhangi bir kurumundan Temmuz'un ilk gününe kadar bir açıklama, bazı spekülatörlerin beklentisine rağmen yapılmadı. Bunun yanında Perşembe günü, her zaman dikkatle takip edilen Chicago PMI, yani bu bölgedeki satın alma yöneticileri endeksi, 61.1 ile beklentilerden çok iyi gelerek, kötü gelen istihdam verilerini, Yunanistanistan iyimserliği ile birlikte gölgede bıraktı. ABD endeksleri de Perşembe günü yüzde 1'in üzerinde yükselerek bu olumlu havaya katıldı.
Avrupa'ya dönersek, uzun tartışmalara neden olan Uluslar arası Para Fonu'nun (IMF) yeni başkanının kim olacağı sorusu, IMF icra kurulunun resmi duyurusu ile Fransa Maliye Bakanı Christine Lagarde ile cevap bulurken, Yunanistan, herşeyden önde gündemde kendisine yer buldu.
Avrupa'nın küçük sayılabilecek bu ülkesi, parlamentosunda önce 5 yıllık mali planını oyladı. Başbakan Papandereou bu etabı sorunsuz geçerken, oylamanın yapıldığı parlamento binasının önü pretostocuların gösterileri ile savaş alanına döndü. Perşembe günü ise piyasanın merakla beklediği asıl oylama, yani vergi artışlarından, harcama kesintilerine, özelleştirmelerden yapısal değişimlere kadar bir içeriği olan kısım oylandı. Ülkenin Temmuz ayının ortasında vadesi dolan tahvillerin ödemesinde bir sorunla karşılaşmaması için, Avrupa Birliği (AB) ve IMF den aldığı yardımın son taksidi olan 12 milyar euroya ihtiyacı var. Önceki hafta Bürüksel'de yapılan AB Maliye bakanları zirvesinden çıkan sonuç, Yunanistan'ın bu önlemleri meclisinden geçirememesi halinde yardımın yapılmaması yönünde idi. Bu yüzden Papandreou, ülkesinin müthiş bir prestij kaybına uğrayacağı 'batma' tehlikesini bertaraf etmek için tüm hafta sıkı bir çalışma yaptı ve tüm baskılara rağmen yasaları parlamentodan geçirmeyi başardı.
Pyasa gerginliğinin sona ermesi ile gündem, Yunanistan'a verilmesi düşünülen yeni yardım paketi olacak gibi görünüyor. AB liderleri de dahil olmak üzere, ülkeye geçen yıl verilen 110 milyar euroluk kredinin yetersiz kalacağını artık herkes biliyor. Bu yüzden özel sektörün de gönüllülük esasına dayanarak yardıma katkı sağlaması düşüncesi ile, yeni bir program üzerinde çalışılmaya başlandı bile. Her ne kadar, yapısal olarak bu tarz bir yardımı, temerrüde düşmek olarak tanımlayacağını ve Yunanistan için not indirimine gideceğini, kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, duyursa da, elinde vadesi dolan Yunan tahvili olan özel bankalar, itfa talebi yerine, zora sokmayacak yeni tahvil alımı ile ülkeyi rahatlatmaya başladılar. Yani paralarını istemek yerine, eskiyen değerli kağıtlarını yenileri ile değiştiriyorlar.
20. Nisan.2010.....Aslında o tarihin bu derece ekonomik göstergeleri sarsacağı tahimin edilemezdi. 11 işçinin öldüğü ve 17 işçinin yaralandığı patlamanın ardından meydana gelen sızıntı Meksika Körfezini tarihinin en büyük çevre felaketi ile karşı karşıya getirdi. Ardından felaketin sınırları ölçülmeye çalışıldı. Önceleri pek anlaşılamadı felaketin boyutları. Bir çevre felaketi ile karşı karşıya olan dünya; bir taraftan sadece izlediği felaketin boyutlarını daha sonra çok daha iyi anlayacaktı.
Dünyanın en büyük petrol şirketleri sıralamasında hep ilk 5 içinde yer bulan BP eski günlerini arıyor. Meksika Körfezi onların kabusu oldu. Felaketin boyutlarını anlamak için daha önceki sızıntıları bir hatırlamakta fayda var.
TARİHTEKİ SIZINTILAR:
Amoco Cadiz: 16 Mart .1978 tarihinde meydana gelen fellaket ile tüm Fransa ve Britanya sahiline 68 milyol galon petrol sızmış ve 200 km sahilde çevre felaketine sebep olmuştu.
Arap Körfez Sızıntısı: 1991 yılında Körfez Savaşı sırasında Irak Ordusu Kuveyt’ten çekilirken tüm petrol kuyularını ve tankerlerini ateşe vermiş meydana gelen sızıntıda Basra Körfezine 900 milyon galon petrol sızmıştı.
Argo Merchant: 10 Ağustos 1993 günü Florida sahilinde 3 geminin çarpışması yine büyük bir çevre felaketine sebep oldu. 336 bin galon petrol florida sahiline yayılmıştı.
Barge Cibro Savannah: 6 Mart 1990 Cibro Savannah isimli petrol platformu patlayarak büyük bir alev topuna dönüştü. New Jersey’deki tesisde meydana gelen patlama sonusunda 127 bin galon petrol sızıntı ile çevre felaketine sebep oldu.
Burmah Akik: 1 Kasım 1979 tarihinde başlayan ve 8 Ocak 1980 tarihine kadar devam eden Burmah Akik isimli geminin yangını Meskika Körfezine 2,6 milyon galon petrolün sızmasına sebep olmuş, bunun yanında 7, 8 milyon galon petrolün yanmasına sebep olmuştur.
Exxon Valdez: 24 Mart 1989 günü 53 milyon galon petrol yükü ile Alaska açıklarında karaya oturan exxon valdez isimli gemi bugüne kadar insan eliyle gerçekleştirilmiş ve etkileri günümüze kadar gelen çevre felaketine sebep olmuştu. 10 milyon 800 bin galon petrol sızıntıya uğradı. Alaska kıyı şeridini 1.100 millik bölümünde etkili olmuştur.
Ixtoc I: Meksika körfezinin 100 mil açığında sondaj yaparken başlayan ve 140 milyon galon petrol ile çevre felaketine sebep olan bu felaket mart 1980 de kontrol altına alınabilmişti.
Jupiter: 16 Eylül 1990 günü Jupiter isimli gemi benzin tankında meydana gelen patlama ile sızıntı meydana geldi. Rafinerideki tüm petrol Michagen River Bay City kıyılarına yayıldı.
Megabord: 8 Haziran 1990 günü Teksas da meydana gelen felakette 5,1 milyon galon petrol sızıntı ile çevre felaketine sebep olmuştur.
BP?
BP (British Petroleum) merkezi İngiltere’de bulunan çok uluslu petrol şirketidir. Dünyanın en büyük altı enerji şirketi arasında gösterilen şirket, dünyanın en büyük özel petrol şirketlerinden biridir. 1909 yılında Anglo-Persian Oil Company adı ile kurulmuş şirket 1954 yılında şimdiki adını almıştır. Dünya’nın hemen hemen her ülkesinde faaliyeti bulunan şirket dünyanın bir çok yerinde petrol arama platformları ile de hizmet vermektedir.
SIZINTI?
20 Nisan 2010 tarihinde meydana gelen patlama ile başlayan felaketi aslında dünya gündemine taşıyan en önemli etkisi, bugüne kadar insan eli ile gerçekleştirilmiş en büyük felaketlerden biri olmasıydı. Şu an tahmin edilebildiği kadarı ile 68 ile 151 milyon galon petrol Meksika Körfezine yayıldı. Sızıntı için BP iki unsuru faaliyete geçirdi. Bunlardan biri, daha fazla petrolü sızmadan kontrol altına alacak bir tankerin faaliyetlerini sürdürmesi, diğeri de daimi bir çözüm sağlaması umulan ve petrol kaynağından gelen basıncı hafifletecek iki kuyunun daha açılması.
Ağustos başında ise kuyudaki sızıntının tamamen durdurulduğu haberi gelse de geride 20 nisandan beri günde 100 bin varilin sızdığı bir körfez bıraktı. Otoriteler ise temkinli. Onlara göre sızıntı dursa da şimdilik alınabilen önelemler ise çok fazla yeterli olmuş gibi görünmüyor. Özellikle Amerika Başkanı Obama’nın bizzat ilgilendiği bu felaketten dolayı şirkete oldukça kızgın. Zararın faturasının çıkarılması ve olumsuz etkilerinin bir an önce giderilmesi konusunda ise baskıları devam ediyor.
Felaketin boyutları hala devam ederken bir felakette şirketin üst yönetiminde meydana geldi. Şirketin CEO’su Tony HAYWAR’ ın görevden alınacağı haberi ise gündeme bomba gibi düştü. Şirketin 10 hafta içinde görevden alınacağını ilan ettiği CEO’sunun önce koruma altında olduğunu duyurdu fakat daha sonra bizzat kendisi tarafından doğrulanan istifa haberinin ardından BP den yapılan açıklama ile Bob DUDLEY isminin 1 Ekim 2010 tarihinden itibaren BP CEO’ su olarak göreve başlayacağı duyuruldu.
Şirket sızıntı için şu ana kadar 3,5 milyar dolar harcadı. Bunun yanında 20 milyar dolarlık bir ödenek oluşturulması kararı aldı. Bu açıdan ilk etapta kayıplarının giderilmesi içinde 10 milyar dolarlık varlık satışına gideceğini duyurmuştu. Bu plan çerçevesinde 7 milyar dolarlık varlığını Amerikan Apache petrol şirketine satarak gerçekleştirdi. Bu paranın büyük bir bölümü sızıntının felaketinin giderilmesi için aktarıldı. Zira BP’nin en büyük platformlarından biri olan Deepwater Horizon oil rig sondaj platformundaki bu felaketin maddi boyutu net bir açıklama gelmese de oldukça büyük. Apache, BP’nin Teksas ve New Mexico’daki petrol sahalarını 3.1 milyar dolara, Kanada’nın batısındaki sahayı 3.25 milyar dolara, Mısır’daki sahayı ise 650 milyon dolara satın alacak.Bu bölge şirketin küresel çaptaki üretiminin %2,3’üne denk gelmektedir.
BP Sızıntının etkilerini azaltmak için Kriz Yönetiminin tüm birimlerini alarma geçirmişken, bu felaketin olumlu olabilecek sonuçları da oldu.
Aralarında; Exxon Mobil, Chevron, ConocoPhillips ve Royal Dutch Shell bir milyar dolar değerinde ‘Sızıntıya karşı müdahale’ birimi oluşturmak üzere kolları sıvadı. Dört petrol devi şirketin katıldığı ve Marine Well Containment Company adını alan kâr dışı kurum, Meksika Körfezi’nde BP’nin yaşadığı gibi bir felakette 24 saat içinde devreye girip denizin 3 bin metre altındaki sızıntıya müdahale edip günde 100 bin varil petrol çıkarabilecek esnek bir sistem kuracak. AFP’nin haberine göre, Mobil, Chevron, ConocoPhillips ve Royal Dutch Shell adına cuma günü yapılan açıklamada, dört şirketin yaşanması olası bir petrol kuyusu patlamasına karşı bir milyon dolar değerinde sızıntıya karşı müdahale sistemi oluşturmak üzere güçlerini birleştirdikleri duyuruldu. Kâr amacı gütmeyecek kurumun Meksika’da yaşanan petrol faciasının bir daha yaşanmaması amacını taşıdığına dikkat çekilirken, her üyenin Marine Well Containment Company adını alacak kuruma 250 milyon dolar aktaracağı belirtildi.
Sonuç olarak ; petrol piyasası bu olay ile etkilenmiş görünse de, ard arda gelen büyük şirket bilançolarındaki olumlu gelişme bir miktar rahatlamaya sebep oldu. Gelecek için iyi sinyaller veren bu şirketlerin 2009 yılının aksine gelişimleri olumlu olan EXXON MOBİL , CHEVRON gibi şirketler 2010 ikinci çeyrekte karlarını iki katına çıkardılar.
Elbette iyi haberlerin gelmesi güzel ama beklenti o bölgede yaşayan canlıların da bir an önce felaketin etkilerinden kurtarılması. Umarız bu da en kısa sürede gerçekleşir.
SüddeutscheZeitung
“Euro ülkeleri bir kez daha dehşet tablosu sunuyor....
Daily Telegraph:
“ AB'nin hayatta kalma mücadelesi''
Independent:
'İrlanda'da hayalet mülkler, yıkılmış hayatlar”
Beautiful Day....U2'nun en çok dinlenen şarkılarından biri. İrlanda'lı dünyaca ünlü bu rock gurubunun ülkesi için günler şarkı sözlerindeki gibi güzel değil. Bir dönem dünyanın en refah ülkelerinden biri olan İrlanda artık başta Avrupa olmak üzere dünya ekonomisinin kabusu haline gelmiş durumda. Aslında bugünü anlamak için geçmişi biraz irdelemekte fayda var.
EN REFAH ÜLKEDEN KANGRENE.
İrlanda 1973 yılında o zamanki adı AET olan AB'ye katıldı. İngiltere'nin kuzeyindeki ada devleti 1921 yılında Büyük Britanya'dan bağımsızlığını almıştır...Gelenekçi bir yapıya sahip olan İrlanda'nın ekonomisi de tarım ve endüstriye aynı derecede bağlıdır. Yaklaşık 4,5 milyon nüfusa sahip bu devletin dünya gündemine taşıyan süreç ise 2008 yılındaki küresel ekonomik kriz ile başladı.
Kriz tüm dünyada etkilerini ülkeler açısından farklı gösterse de AB açısından PİGS olarak adlandırılan birliğin zayıf halkalarında kriz daha derin hissedildi. PİGS yani Yunanistan, Portekiz, İspanya ve İrlanda'dan oluşan devletler kriz beklentilerinin odağı haline geldi. Önce Yunanistan bu beklentiyi boş çıkarmadı. Nisan ayında iflasını açıklayan Yunanistan'a yardım için Avrupa devletleri görüş birliği konusunda sıkıntı yaşamışlar hatta görüş ayrılığı öyle bir noktaya çıkmıştı ki Almanya'nın başını çektiği gurup yardıma temkinli yaklaşırken Fransa'nın başını çektiği gurup yardım yapılması yönünde fikir birliğine varmıştı. Alınan mali önelmeler ve yapılan yardımlar bile Yunanistan üzerindeki borç yükünü ortadan kaldırmamışken diğer bir zayıf halka olan İrlanda iflasını açıkladı.
Son 7 ayda 2. krizi yaşayan AB için durum oldukça sıkıntılı. Şimdi bu sınıtının kaynağına bir bakalım;
Yabancı finansörlerin İrlanda devleti, bankaları ve şirketlerinden toplam alacakları 731 milyar doları buluyor. Dışarıdan borç alan, sadece İrlanda devleti değil. İrlandalı özel şirketlerin ve bankaların da Amerikalı ve Avrupalı finansörlere yüklü miktarda borcu bulunuyor.
İrlanda'dan en büyük alacaklılar, 149 milyar dolarla İngiliz bankaları. Onları, 138 milyar dolar borç veren Alman bankaları izliyor. Amerikalıların İrlanda'dan alacakları, 69 milyar dolar. Fransızların ise 50 milyar dolar alacağı bulunuyor. Bu alacakların tahsil edilememe riski AB'nin sistemsel durumunu tehdit ederken, borç verenlerinde en büyük kâbusu...
Özel Alman bankalarının, PİGS ülkelerine (Portekiz, İrlanda, Yunanistan ve İspanya) açtığı resmi ve özel kredilerin toplam hacmi 400 milyar doları buluyor. Söz konusu ülkelerde borç krizi büyürse, özel Alman bankaları alacaklarının önemli bir bölümünü kaybedecek. Bu durumda da Almanya için içinden çıkılmaz bir duruma düşecek...
İrlanda devleti ödeme yapamaz duruma düşerse, İngiliz ve Alman bankaları alacaklarını bilançolarının kayıp hanesine düşecekler. İrlanda'ya kredi açan İngiliz ve Alman bankalarının büyük çoğunluğu, kendisi batmak üzereyken devlet tarafından kurtarılmıştı.
Kangren bu şekilde başta İrlanda olmak üzere tüm Avrupa'yı sararken bir diğer kaygı da İrlanda hükümet yetkililerinin krizi kabul etmeyen tavrı oldu. Aslında İrlanda hükümetinin kriz durumunu kabul etmeyerek yardımlara ayak diremsinin haklı bir nedeni var. EFSF ( The European Finacial Stability Facility-Avrupa Finansal İstikrar Kolaylığı)
EFSF ( The European Finacial Stability Facility-Avrupa Finansal İstikrar Kolaylığı)
9 Mayıs 2010 tarihinde kurulan EFSF sistemi, AB'ye üye 27 ülke zor durumdaki diğer üye ülkelere geçici finansal destek sağlamak amacıyla oluşturulmuştur. İlk etapta 440 milyar EURO fon aktarımı üye ülkeler tarfından yapıldı. Bunun yanında İMF 250 milyar EURO ve Avrupa Komisyonu da 60 milyar EURO kaynağı fona aktardı. Toplam 750 milyar EURO'ya ulaşan fon Avrupa için can simidi konumuna geitirildi.
EFSF şu şekilde çalışacaktı; üye ülkelerden zor durumdaki bir ülke yardım için başvurduğunda, EFSF bono ihraç edip piyasadan borçlanacak ve topladığı parayı talep eden üye ülkeye borç olarak verecekti. Bu derece büyük bir hacme sahip olan bu kurumun borçlanmasında herhangibir sıkıntı yaşaması da beklenmiyor. Buraya kadar bakıldığında aslında son derece işler görünen bu sistemin getirdiği bir sorumluluk var ki işte İrlanda'nın yardım istememsindeki etken de bu. EFSF yardım aktardığı üye ülke tüm ekonomik kararlarını alma yetkisini diğer üye devletler ile paylaşmak zorunda. Kısaca ekonomik bağımsızlığın teslimiyeti anlamına gelen bu karar İrlanda'nın elini kolunu bağlamış durumdaydı. Direnmenin bir diğer sebebi ise siyasi kaygılar. Bu fonu kullanmaları halinde bu koalisyon hükümeti sorumlu olacaktı ve alınan bu karar neticesinde seçimlerden malubiyet ile çıkma ihtimalleri oldukça yüksekti.
MALİ PAKET NE İÇERİYOR...
İrlanda için öngörülen yardım paketi üç yıllık bir süre içinde kullanılması öngörülen ve Avrupa Birliği ile Uluslararası Para Fonunun desteklediği paket, 100 milyar EURO'yu buluyor. Bu yardımın borç sorunu ve benkacılık sektörünün kurtarılması için kullanılması öngörülüyor. İrlanda Başbakanı Brian Cowen paket ile ilgili AB ve İMF ile anlaşmaya vardıklarını açıkladı. Bütçe açığı, gayri safi yurtiçi hâsılasının (GSYH) yüzde 32'sine ulaşan İrlanda, 15 milyar Euro tutarında dört yıl süreli tasarruf planının son rötuşlarını yapıyor. Plan, yeni emlak vergisi getirilmesi, yardımlar ve hizmetlerde kesintiye gidilmesi gibi önlemleri içeriyor.
İrlanda Maliye Bakanı Brian Lenihan İrlanda hükümetinin AB ve IMF'den alacağı mali yardım çerçevesinde, bankaların küçültülmesi, birleştirilmesi ya da satılmasının da gündeme gelebileceğini ifade etti. Lenihan yaptığı açıklamada, bütçe açığını 2014'e kadar AB'nin belirlediği seviyeye indirebilmek amacıyla gündeme getirilen 4 yıl süreli 15 milyar Euro'uk tasarruf planının AB ve IMF yetkililerince 'büyük ölçüde tatmin edici' bulunduğunun altını çizdi.
Bunun yanında İngiltere'de komşusu için kesenin ağzını açtı. İngiltere, 7 milyar sterlinlik yardımda bulunmayı planlıyor. İrlanda'yı 'yakın ekonomik komşu' olarak tanımlayan İngiltere Maliye Bakanı George Osborne, borç sorunundan kurtulmak için dün AB ve IMF ile yardım planı konusunda anlaşan İrlanda'ya doğrudan yardımda bulunacaklarını belirtti. İrlanda, İngiltere'nin yiyecek ve içecek sektöründe birinci büyük, genelde ise beşinci büyük ihraç pazarı. 62 İrlanda şirketi Londra Borsası'nda bulunuyor. Ayrıca, İrlanda'daki her birey yılda ortalama 3 bin 600 sterlinini İngiliz ürünlerine harcıyor. İngiliz basını da, İngiltere'nin komşusundaki krizden etkilenmekten endişe duyduğunu ve İrlanda'ya yardım miktarının 7 milyar sterlin olacağını aktardı.
BUNDAN SONRA NE OLACAK....
Hep söylenen krişe bir laf vardır. Kriz Çin'ce de fırsat anlamına gelir. Avrupa Birliği için de aslında bir açıdan bu şekilde değerlendirmek de fayda var. Bugüne kadar sürekli genişleyen bir yapıda olan ortak olarak alıncak kararlarda hep sıkıntı yaşayan mevcut bir anayasayada bile anlaşamayan birlik için krizlerin üye devletler arasındaki bağı arttırması muhtemel. Ama durum değişebilir.
Şimdiye kadar kriz yaşayan ülkelerin birlik içindeki ağırlıkları oldukça düşüktü. Krizi yaşayan Yunanistan ve İrlanda ile bunun yanında kriz yaşaması muhtemel Portekiz zaten birliğin zayıf halkaları olarak görülüyordu. Ama Avrupa açısından esas sorun, zor durumdaki İspanya'da patlak verecek bir kriz. Şimdiye kadar ki kısmı çok da darbe almadan atlatan birliğin İspanya da oluşacak bir kriz ile büyük bir darbe alacağını söylemek mümkün.
Verilerde de görüldüğü gibi toplam kamu borcu en yüksek ülke İspanya. Bu tablonun yanında bir de bu devletlerin bütçe açıklarının GSYH oranına da bakmakta fayda var.
2009 yılına göre bütçe açıklarının GSYH oranlarına bakıldığında İspanya'nın burada da ağırlığını görebiliriz. İspanya dışındaki diğer 3 ülkenin Bütçe açılarının GSYH oranı toplandığında 74 milyar 809 milyon avro olmaktadır. Toplam bu rakam bile İspanya'nın açığından yaklaşık 40 milyar avro daha azdır.
Kamu borçları ve bütçe açıklarının yanında bu ülkelerdeki işsizlik oranlarına bakıldığında başı yine İspanya'nın çektiğini söylemek mümkün.
Durumun kritik boyutları bu rakamlar ile net bir şekilde görülüyor. İşte Avrpa Birliği başta olmak üzere ekonomi çevrelerinin korkulu rüyası, İspanya'nın bir kriz yaşaması.
Son dönem yatırımcılar açısından oldukça kararsız geçen bir dönem oldu. Dolar'ın TL karşısında değer kaybetmesi bunun yanında EURO stabil bir seyir izlemesi yatırmcıların kafasını oldukça karıştırdı. Bunun yanında ALTIN'ın da aşırı değerlenmesi yastık altı tabir edilen yatırımcıları yüzünü güldürüken bu emtiaya yatırım yapacakları karamsarlığa itti. Borsa tarihi rekorlarını kırarken yatırımcılar hangi hisseye yatırım yapacakları konusunda bir türlü karar veremediği bir dönemi yaşadılar. Bütün bu kararsızlığın ortasında bir finansal araç yatırımcısının yüzünü güldürmeye devam etti. FOREX piyasası bu belirsiz ortamda yatırım yapanların yüzünü güldüren ve onların doğru kararlar vermesini kazanç sağlamalarını sağlayan tek finansal araç olarak belirsiz dönemi belirli kıldı.
Peki FOREX yatırımcısının yüzünü nasıl güldürüyor?
Temeli analizlere dayanan ve bu yönde fırsatlar sunan FOREX Piyasasında analizlerimizi TEMEL ve TEKNİK olarak iki kısımda incelemek mümkün. Temel Analiz gün içerisindeki Makro Ekonomik verilerin takip edildiği; Teknik analiz ise bu verilerin grafiksel anlamda yorumlandığı bir süreç. Her iki sürecin piyasa yansımaları için Geçmiş verileri oldukça önemli. Bir önceki verinin piyasa yansımalarını temel ve teknik analiz ile birleştirip bunun şimdiki yansımasını ise tahmin etmek ise öncesinde alınacak bu yöndeki bir eğitim ile mümkün.
Peki FOREX piyasasında yatırımcılar açısından kullanılan analizlerin önemini birkaç örnek ile açıklayalım.
UZUN VADELİ KAZANÇ
ABD Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke'nin 21 Eylül 2010 tarihinde ABD merkez bankasının açıkladığı faiz kararları ardından yaptığı konuşma uzun vadede ABD'nin para politikasının nasıl şekilleneceği ile ilgili güzel ipuçları verdi. İşsizlik rakamlarının hala yüksek seviyelerde olduğunu belirten Ben Bernanke bunun devamı halinde faizlerde bir arttırıma daha gidilmeyeceğini ve yatırıma teşvik amaçlı olarak aynı politikaya devam edeceğini belirtti. Ekonomik yapılanma ve içinde bulunulan resesyondan çıkılması için kısa vadeli tedbirler yerine uzun vadeli tedbirler alınmasını ve bu anlamda Dolara kısa vadede müdehale edilmeyeceğini belirtti. Bu haber Makro ekonomik açıdan değerlendirildiğinde Doların diğer para birimlerine karşı değer kaybedeceği yönünde değerlendiriren bir FOREX yatırımcısı bu tarihte bu temel analizini teknik analize indirgediğinde örneğin 21 Eylül Tarihi ile 15 Ekim arasında;
EUR/USD Paritesinde ALIŞ Yönünde işleme girseydi: 1061 PİP* yani 10,610 dolar kazanacaktı.
GBP/USD paritesinde ALIŞ Yönünde işleme girseydi: 566 PİP yani 5660 Dolar kazanacaktı.
USD/JPY paritesinde SATIŞ Yönünde işleme girseydi: 480 PİP** yani 5,505 Dolar kazanacaktı.
Uzun vadeli bu kazançların yanında daha kısa vadeli kazançlarla ilgili örnekler vermek de mümkün.
KISA VADELİ KAZANÇLAR
BİR GÜNLÜK KAZANÇ
Bununla ilgli bir örnek de Japonya'dan Başbakan Naoto Kan seçimlerin hemen arkasından radikal bir karar vererek uzun süredir deflasyonla beraber değer kazanan Japon Yeninin(JPY) değerini düşürmek için JPY satışına gitti ve Japonya Merkez Bankası başkanı Masaki Shirakawa'da bu kararın arkasında durdu. Marketteki JPY arzını yükselterek fazla değerlenen JPY'ye değer kaybı yaşatan , bu politikanın yakın zamanda aynı şekilde devam edeceğini de belirtti.
Bu açıklamadan sonra JPY bazlı paritelerde yatırımcılar daha kısa vadeli kazançlar sağladılar. Örneğin; açıklamanın yapıldığı 15 Eylül tarihinde sadece 1 günlük kazançları
USD/JPY Paritesinde ALIŞ yönünde işleme giren bir yatırımcı 300 PİP yani 3,441 dolar kazanacaktı.
GBP/JPY Paritesinde ALIŞ yönünde işleme giren bir yatırımcı 531 PİP yani 6,090 dolar kazanacaktı
EUR/JPY Paritesinde ALIŞ yönünde işleme giren bir yatırımcı 392 PİP yani 4496 dolar kazanacaktı.
Yukarıda 1 günlük kazanç örneğinin yanında FOREX yatırımcısına daha kısa zaman dilimlerinde de kazanç sağlama şansı vermektedir.
SAATLİK KAZANÇ
Bu kazanç ile ilgili bir örnek ise İsviçre'den. Japonya gibi deflasyon riskiyle karşı karşıya bulunan İsviçre Merkez Bankası da Japonya Merkez bankasının müdahelesinin bir gün ardından gelecekteki ekonomik büyümenin fazla değerlenen CHF'den dolayı risk altında olduğunu ve bu durumdan kurtulmak için gerekli planlamanın yapıldığını belirtti. Bu haber isviçre frankının değerinin düşmesine sebep olacağı yönünde spekülasyonları arttırırken yatırımcılar açısndan ise büyük bir fırsattı. 16 Eylül tarihinde sadece 2 saatlik işleme giren yatırımcıların kazançları;
USD/CHF paritesinde ALIŞ yönünde işleme giren yatırımcı 166 PİP*** yani 2,587 Doları 2 saatte kazanacaktı.
GBP/CHF paritesinde ALIŞ yönünde işleme giren yatırımcı 227 PİP yani 3,538 Doları 2 saatte kazanacaktı.
CHF/JPY paritesinde SATIŞ yönünde İşleme giren bir yatırımcı 147 PİP yani 1,802 Doları 2 saatte kazanacaktı.
SONUÇ
Bu kazançlar yatırımcıların insiyatifinde olması, yani istedikleri an işlemden çıkma özgürlüğüne dahip olmaları ya da işlem karlarının devamına kendilerinin de karar verebiliyor olmaları açısından oldukça olumlu. Ayrıca yukarıdaki kazançlar 1 lot fiyatları olması ve tek bir işlem ile kazanılıyor olması da önemli.
Örnekleri arttırmak elbette mümkün ama fikir vermesi açısından oldukça önemli veriler olduğunu düşünüyorum. Gerek uzun gerekse de kısa vadeli yatırımcı beklentilerine en rasyonel cevabı veren Forex finans piyasalarının parlayan yıldızı olarak ilgi çekmeye devam ediyor.
* 1 pip 10 Dolara Tekabül Eder.
** JPY ilişkili paritelerde 1 pip 11,47 Dolara Tekabül Eder.
***CHF paritesinde 1 PİP değeri 15,59 Dolar. Sadece JPY paritesinde 1 pip değeri 12,26 dolar olarak hesaplanır.
Kriz içindeki Avrupa Birliğine bir tokatta kredi derecelendirme kurumlarından geldi. Zaten durum cok iç açıcı değilken Moddy's İspanya'nın Aa1 olan kredi notunu takibe aldığını açıklaması yangının üzerine benzin dökmek gibiydi. Yılın son tahvil ihalesine çıkmaya hazırlanan İspanya için stres dolu anlara bir yenisi daha eklenmiş oldu. Demoklesin Kılıcı gibi başlarının üstünde duran bu haber ile iyice bunalan İspanyalı yetkililer bir önceki tahvil ihalesinden istediklerini aldılar. 2013 yılı vadeli tahvil ihalesinde 2 milyar 468 milyar EURO gelir elde edildi. Beklenti 1,75 ile 2,75 aralığında bir gelir elde edilmesiydi. Bunun yanında İspanya yılın son tahvil ihalesine çıkmak üzere tüm hazırlıklarını tamamlamış durumda. 15 yıllık büyük çaptaki tahvil ihalesinde beklenen sonucun alınması halinde EURO'nun üzerindeki baskının da azlacağını söylemek mümkün. Fakat bu baskının orta ve uzun vadede çok da etkili olacağını söylemek zor. Çünkü hala çorabın ipleri gelmeye devam edecektir. Portekiz, Belçika ve İtalya sıradaki kriz yaşaması muhtemel ülkeler. Standart and Poor's Belçika'nın notunu siyasi istikrarsızlığın ekonomik beklentileri aşağı çekeceğini öngörerek negatife çekti.
17 Aralık tarihinde Bürüksel'de başlayacak AB Liderler toplantısı zor geçen bir 2010 yılının değerlendirileceği ve 2013 yılından itibaren sürekli görev yapacak bir kriz mekanizmasının kurulması yönünde karar almak için toplanıyor. Bunun yanında Maliye Bakanlarının toplantısında bir türlü karar bağlanamayan yardım fonunun miktarının arttırılması konusu da masaya yatırılacak bir diğer konu. Geleneksel yıl sonu toplantısı bu sene önceki senelere kıyasla hem siyasi hem de ekonomik açıdan daha fazla takip ediliyor olacak. Zira toplantıdan herhangibir şekilde anlaşma çıkmaması durumunda 2011 yılana EURO'nun büyük bir baskı altında girmesi ve değer kaybının artması beklenebilir. Toplantı öncesi ise iyimserlik hakimiyetini koruyor. Almanya Başbakanı Merkel AB içinde hiç bir ülkenin tek başına bırakılamayacağını, euronun güçlü bir para birimi olduğunu ve sonuna kadar destekleneceği yönünde açıklamalarda bulundu. Bunun yanında Belçika 750 milyar EURO'luk kaynaktaki 440 milyar EURO olan AB katısının İspanya Portekiz ve İtalya gibi kriz yaşması beklenen ülkelerdeki krizin engellenmesi için arttırılması yönünde açıklamalarda bulundu. Bu fonun miktarının arttırılmasına başta Almanya olmak üzere Fransa'nın da karşı olması toplantının bu kısmının zor ve tartışma ile geçeceği yönündeki görüşleri de tetikliyor. Ekonomi çevreleri EURO için bekle gör politikasını en azından toplantı bitene kadar sürdürecek gibi görünüyorlar.
ALTIN
2010 yılına 1070 dolar seviyesinden başlayan Altın tarihi rekorunu, bu sene bitmeden önce aralık ayında 1438 dolar seviyesini test ederek kırdı. Buradan geri dönüş yapan Altın bu yükselişin bir toparlaması olarak algılanan hareketini aşağı yönlü bir şekilde gerçekleştiriyor. Beklenti düşüşün 1370 dolar seviyelerine kadar devam edeceği yönünde. Buradan bir yükseliş ile 2011 yılına giriş yapma ihtimali ise yüksek. Veri açısından bakıldığında Altın için orta ve uzun vadede yükseliş beklemek mümkün. Para kanadından Avrupa'nın içinde bulunduğu ekonomik darboğazın yanında, ABD'nin genişlemeci politikası da Altına değer kazandıran bir diğer etken olacaktır. FED faizleri arttırmayarak reel sektörü canlandırmak istiyor. En son FOMC toplantısında da bu yönde karar alan FED yetkilileri yatırımın finans sektöründen çok reel sektöre kayması yönünde fikir birliğine vardı. Yatırımcı açısından ise olumsuz bir ekonomik tablonun olduğu bir ortamda reel sektöre yönelmenin çok da anlamlı olmayacağı aşikar. Bunun yanında FED'in parasal gevşeme politikası için beklenen girişimi geç ve piyasaların beklentilerinin gerisinde gerçekleştirmesi de Altına olan yönelimi arttırdı. Yeni yıl ile beraber altında yönün Avrupa ve ABD ekonomilerindeki durum ile şekilleneceğini, ve fiyat bandında çok fazla eksen kaymalarının yaşanmayacağını söylemek mümkün.
PETROL
2010 yılında Altın ile aynı akıbeti yaşayan Petrol güçlü hareketleri ile yatırımcısına güven verdiği bir yılı geride bırakıyor. Siyah altın piyasalara ağırlığını koyduğu ve varlığını hissettirdiği bir yılın ardından 2011 yılını daha güçlü ve daha emin adımlar ile karşılıyor. 2010 yılına 71 dolar seviyesinden başlayan petrol paritesi, altın gibi tarihi zirvesine ulaşmasa da 2008 yılının fiyatlarını test ettiği bir seneyi geride bırakıyor. İçinde bulunduğumuz Aralık ayında 90 dolar seviyesini test eden petrol yatırımcısının olduğu kadar üretici ülkelerin de iştahını kabartmıştı. OPEC' e üye üretici ülkeler petrol fiyatlarını speküle etmeye ve 2011 için 100 dolar seviyelerini konuşmaya başladılar bile. Goldman Sachs da bu yönde tahminlerinin olduğunu 2011 yılı için fiyatların 100 dolar ve 2012 yılı içinde 110 dolar seviyelerine çıkacağı yönünde açıklamada bulundu. Fiyat beklentileri stok kaygılarını da beraberinde getirdi yıl içerisinde. Mevsim itibari ile Kış ayının yaşandığı bu dönemde gerek üretim yapılan tesislerde ve gerekse de sevkiyat iklimin izin verdiği ölçüde yapılacağı için haftalık üretim miktarları değişiklik gösterecektir. Bunun yanında 2011 yılının ilk ayına kriz beklentileri ile giren Avrupa ve hala beklenen ekonomik adımları atmayan ABD politikaları fiyatların artmasına sebep olabilir. Aralık ayı ile beraber yerleştiği 87,30 ile 88,70 bandında yatay hareketine devam eden parite bu band dahilinde 2011 yılını karşılayacaktır.
Krizin Tarihçesi
Son 30 yılda bakıldığında,dünya ekonomisinde gerek gelişmiş ülkeler olsun,gerekse de gelişmekte olan ülkeler olsun,dışa açılma ve liberalizasyon eğilimlerinin arttığını görmekteyiz.Özellikle de 1990 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla dağılan doğu bloku ülkeleri,liberalizasyon sürecine katılmaya başladılar.1990’lı bir çok ülke ticari engelleri kaldırmış,sermaye hareketlerini serbest bırakmış,gümrük tarifelerini kaldırmıştır.Böylece globalleşen dünyada sermaye rahatlıkla bir ülkeden bir ülkeye gidebilmeye başlamış,finansal bir serbesti ortamı oluşmuştur.Ancak pek çok gelişmekte olan ülke finansal liberalizasyona geçerken acele etmiş,makroekonomik istikrarsızlıkları yok etmemişlerdir.Gerekli alt yapı çalışmalarını yapmamışlardır.Bu durum ise finansal krizlere zemin hazırlamıştır.
Özellikle de gelişmekte olan ülkelerin Kamu Kesimi Borçlanma Gereği(PSBR) ihtiyacı ve bu ülkelerin kalkınması için yapılan kamu harcamalarının arttırılması bu gibi ülkelerde kırılganlıkları arttırarak, finansal krizler için uygun zemin hazırlamaktadır. Zaten yaşanan bir çok finansal krizin temelinde, bütçe açıklarını finanse etmek için para basmak ya da zayıf bankacılık sistemine kaynak sağlamak amacıyla genişleyen iç kredi hacmi yatmaktadır.
Şöyle bir geriye dönüp baktığımızda, küçüklü büyüklü pek çok sayıda finansal krizin yaşandığını görebiliriz. Küçüklü büyüklü bu krizler göz önüne alındığında her 19 ayda bir kriz olduğu anlaşılmaktadır. Bu krizlerden küresel etkileri olan belli başlılarını 1970 ve 1980’li yıllarda yaşanan Latin Amerika Krizleri, 1992-93’te ortaya çıkan Avrupa Döviz Mekanizması Krizi,1994-95’te ki Meksika Krizi, 1997 Asya Krizi, 1998 Rusya Krizi, 1999 Brezilya Krizi, 2000 ve 2001 Türkiye Krizleri, 2001 Arjantin Krizi ve en son olarak ta 2008 Küresel Finans Krizi olarak sıralayabiliriz.
Nedenleri?
Her birinin etki şekli farklı olsa da tüm krizlerin temelinde yatan nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz:
Finansal krizi oluşturan başlıca iki etmen vardır.Bunlardan birisi para krizi,diğeri de bankacılık krizidir.
2008 Küresel Finans Krizinin Nedenleri:
Şu dönemde çokça konuşulan Çift Dip olma olasalığını daha iyi anlamak için 2008 Küresel Krizine kısaca değinmekte fayda var.
2001 yılında dünyanın teknoloji borsası olarak kabul edilen NASDAQ kökenli olarak yaşanan Bilişim Teknolojileri Krizi ve 11 Eylül 2001 terör saldırısının ardından, 2001 yılı içinde ABD Merkez Bankası kısa vadeli faiz oranlarını kademeli olarak %6,50’den %1,75’e indirmiştir. Böyle bir ortamda, ekonomide canlanma başlamış, özellikle 2001 ve 2004 yılları arasında faizlerin hızlı bir biçimde indirilmesi, kredi kullanma talebini hızla arttırmıştır. Bu durum da ABD Ekonomisi’nin 2002 yılından 2007 yılı başlarına kadar devam eden hızlı bir büyüme sürecine girmesine sebep olmuştur. Özellikle çoğu yatırımcı 2003-2005 dönemi boyunca, düşük faizli krediler ile daha güvenli gördükleri emlak piyasasına yatırım yapmayı tercih etmişlerdir. Böylelikle piyasada aşırı bir canlanma meydana gelmiş ve talep yaratılmıştır. Bu dönemde artan talep dolayısıyla konut fiyatları git gide yükselmeye başlamıştır. İnsanların örneğin krediye başvurduğu zaman 100 dolar olan evi, yükselen konut fiyatları dolayısıyla ilk olarak 130 dolar olmuştur. Bunu fırsat bilen kişiler bu 30 dolarlık farkı teminat gösterip tekrardan bankalara kredi için başvurmuşlardır. Zaten bu dönemde bankalar halka çok kolay kredi vermekteydiler. Böylelikle riskli ve değişken faizli konut kredileri git gide çoğaldı. Git gide yükselen konut fiyatlarından dolayı 100 dolara alınan ev ilk etapta 130, daha sonrada 200 dolar oldu. Zaten Amerika’da ki finans piyasası aktörlerinin de en büyük hatası bu noktada olmuştur. Konut piyasasında oluşan bu yapay yükselmeye dayanarak, denetimden uzak krediler kullandırmaları ve risk analizi ve risk kontrolü yapmamaları bu krizin en büyük sebebidir. Konut piyasasında oluşan yapay fiyatlar, bu fiyatlara dayanarak verilen değişken faizli,düşük kaliteli krediler ve sonrasında yükselen faiz oranlarından dolayı insanların aldıkları kredileri ödeyememeleri, 2008 Küresel Finans Krizi’nin fitilini ateşlemiştir.
2007 yılında ABD Mortgage Piyasalarında kredi krizi olarak başlayan, 2008 yılının ilk çeyreğinde likidite krizine dönen ve Eylül 2008’de küresel krize dönüşen ve etkileri 1929 Büyük Bunalımıyla karşılaştırılacak kadar büyük olan bu finansal kriz, tüm dünya çapında özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülke piyasalarını ciddi biçimde etkilemiştir. Bu ülkelerin gerek finans sektörüne gerekse de reel kesimine telafi edilmesi çok zor olan yaralar açmıştır.
Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde GSYH’lar krizin başladığı günden günümüze kadar çok büyük düşüşler göstermişlerdir. Sanayi üretimleri ve kapasite kullanım oranları da buna paralel olarak çok büyük oranlarda düşüşler göstermişlerdir. İşsizlik hızla yükselmiş, İç talep azalmıştır. Yine bu ülkelerin hisse senedi piyasası endeksleri ( MSCI Dünya ve Gelişmekte olan ülkelerin hisse senedi piyasası ) çok keskin ve sert düşüler göstermişlerdir,oynaklık endeksi VIX cok büyük dalgalanmalar ve gel gitler yapmaya başlamıştır, buna paralel olarak döviz kurlarında ki oynaklık ta artmıştır. Bütün bu gelişmelere paralel olarak kredi verme koşullarını sıkılaştıran bankaların payı gerek Avrupa’da gerekse de ABD’de yükselmiş, ABD’de ki icra takibinde ki konut sayısı yüksek bir artış gösterirken, mevcut konut satışlarında da aynı oranda azalmalar gözlenmiştir, buna paralel konut fiyat endeksi 2001’de ki seviyelerinin oldukça altına inmiştir.
Yaşanan bütün bu gelişmelerin sonucunda , başta ABD ve gelişmiş ülkeler olmak üzere küresel ekonomi resesyon’a( durgunluğa ) girmiştir. Hükümetler ve merkez bankaları tarafından kriz döneminde alınan bütün önlemlerin temelinde de zaten bu yatmaktadır. Yani tekrardan talebi canlandırmak, üretimi arttırmak ve büyümeyi sağlamak.
Piyasalar uzun süredir aynı konuları tartışmaktadırlar. Acaba kriz bitti mi, ekonomi yeniden yükselişe geçti mi, 2. bir resesyon yaşanır mı gibi sorular, uzun zamandır uzmanların ve ekonomistlerin üzerinde tartıştıkları ve anlaşmaya varamadıkları konulardır.
Piyasada uzmanlar kötümserler ve iyimserler olarak ayrılmaktadırlar. Bir kısım ekonomist 2. resesyon ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu söylerken, bir kısım da 2. resesyon’un olmayacağı ve küresel ekonominin yükselişe geçtiğini belirtmektedirler.
Bu görüşlerden hangisinin doğru olduğuna ise zaman karar verecektir.
IMF’nin Nisan 2010 tarihinde açıklanan Ekonomik Görünüm Raporu’na baktığımızda, 2010 yılı için Küresel Büyüme 4,2 ve 2011 yılında ise 4,3 olarak tahmin ediliyor. Ancak bu büyümenin temelinde gelişmiş ülkelerin değil, daha çok gelişmekte olan ülkeler ve özellikle de Çin ile Hindistan’ın olacağı vurgulanıyor. ABD’nin ve gelişmiş ülkelerin ise kriz öncesi dönemi telafi edecek boyutlarda büyüyemeyeceği belirtiliyor. Gelişmiş ülkelerin 2010 yılında 2,3, 2011 yılında ise 2,4 büyüyecekleri tahmin ediliyor. Bunun da kriz döneminde meydana gelen kayıpları telafi etmeye yeterli olmadığı belirtilen raporda, bu ülkelerde ki üretimin kriz öncesi döneme göre 7 kat azaldığı ve bu açığın da uzun yıllar devam etmesinin beklendiği ifade edilmiştir.
SONUÇ:
Çin ve Hindistan önderliğinde küresel üretimin artması olumlu bir sonuç olsa da, küresel üretimin temelini ABD’nin ve gelişmiş ülkelerin oluşturmaması bizleri 2. resesyon konusunda ciddi biçimde düşündürmelidir! Bu ülkelerde ki üretim ve büyüme rakamları, iç talep ve istihdam rakamları, yatırımlar kriz öncesi seviyelerine gelmediği sürece ve bu seviyelerin üzerinde tutunamadığı sürece her zaman resesyon olma olasılığı, olmama olasılığından daha yüksek olacaktır. Özellikle de dünya’nın en büyük ekonomisi olan ABD’nin verileri bu noktada belirleyici olacaktır. Resesyon ihtimalinin ortadan kalktığını söyleyebilmemiz için ABD’nin büyüme rakamlarının artması, iç talebinin canlanması, sanayi üretimi ve kapasite kullanım oranlarının ve istihdamın hızlı ve istikrarlı bir biçimde artması ve kriz öncesi seviyelerini yakalaması gerekmektedir. Aksi halde yukarıda da belirttiğim gibi resesyon olma olasılığı her zaman olmama olasılığından daha yüksek olacaktır. Ayrıca ABD Ekonomisinin yüksek Bütçe ve Cari Açık rakamları da bu ekonomi için ciddi bir risk unsuru oluşturmaktadır.
Bütün bu verilere baktığımız zaman hala ABD ve Küresel Ekonomi kristal bir bardak gibidir. Finansal kırılganlığı çok yüksektir. Yaşanacak dalgalanmalar bu bardağın her an düşerek kırılmasına sebep olabilecektir. Ve şu unutulmamalıdır ki, piyasalarda beklentiler her zaman kendisini gerçekleştirmektedir. Dolayısıyla 2. resesyon beklentilerinin fazla olduğu ve yüksek sesle dillendirildiği bir ortamda, bu makro ekonomik veriler ışığında resesyon olması ihtimaline göre hareket etmek, gerekli tedbirleri almak, bu duruma göre pozisyon almak mantıklı ve rasyonel bir yaklaşım olacaktır. Zira böyle bir ortamda aşırı iyimser davranmak beklentilerin de üzerinde kayıplara sebep olabilecektir.
Var olan yada var olması muhtemel olay yada durum karşı beklenen olumsuz tavrın yarattığı depresyon içeren gerginlik durumu olarak tanımlanan stres geçtiğimiz hafta tüm Avrupa bankalarını sarmıştı.
Avrupa'daki bankaların kriz beklentisi dahilinde muhtemel bir kriz için gösterecekleri tepkinin ölçülmesi için yapılan testler sonucunda 7 banka bu testlerden olumsuz sonuç ile çıktı. Peki stres testi ne demek? Nasıl uygulandı? Beklenti neydi?
STRES TESTİ NE DEMEK?
Bankacılık sektörünün, piyasalarda oluşan yapısal bozulmalar, ekonomik krizler ve riskler karşısında dayanıklılık gücünü analizlerle tespit etmeye, ölçmeye yarayan bir test stres testi.
Bu teste göre, kurumlar iki başlık altında değerlemeye tabi tutuluyor. Birincisi, hassasiyet testi, ikincisi senaryo analizleri testi. Bu iki analizde likidite riski, operasyonel risk ve kredi riski ile beraber, henüz gerçekleşmemiş olayların gerçekleştiği varsayımı üzerine yapılan değerlendirmeler ve ölçümlemeler yer alıyor.Bu değerlemede, kur oynaklığı, faiz değişimleri, likidite sıkışıklığı, süreçte yaşanan değişimlerin, sermaye yeterliliklerinin ve aldıkları riskin bankaya ve sektöre olası etkileri inceleniyor.
NASIL UYGULANDI?
Yunanistan birliğe üye en küçük devletlerden biriydi. Ama ilkbahar gibi açık veren krizi o derece küçük kalmadı. Öyle ki birlik de çatlaklar çıkmaya, gruplaşmalara kadar gitti. Bütün Bunlar EURO Bölgesinde küçük ekonomiler başta olmak üzere kriz beklentisini arttırdı. Bu ekonomik spekülasyonların önünü kesmek için merkezi Londra da bulunan Avrupa Banka Denetimcileri Komitesi (CEBS) Avrupa' da tüm banka varlılarının %65'ini oluşturan 20 ülkeden seçilen 91 bankayı bu teste dahil etti. Bu bankalara çeşitli olumsuz senaryolar uyguladı ekonomide çift dipli bir resesyon ve hisse senetlerinde yüzde 20'lik bir düşüş öngörüldüğünü açıkladı. Buna göre de senaryoda Avrupa'nın önümüzdeki yıl %3 küçüleceği öngörüldü.
Beklenti ise Goldman Sachs'a göre Strese tabi tutulan 91 bankadan en az 10 bankanın bu testlerden olumsuz sonuç ile ayrılacağıydı. Fakat gerçekleşen 7 bankanın bu testen olumsuz sonuç ile çıkması oldu.
Bu bankalar hala ekonomik bir kriz içinde olan Yunanistan'a, kriz beklentisi olan ve kimi ekonomik çevrelere göre Avrupa'nın en kırılgan ekonomisine sahip İspanya'ya ve birliğin en büyük ekonomilerinden biri olan Almanya'ya ait. Yedi bankadan beşi İspanyadan. İspanya'nın stres testine 5 bankasını kurban vermesi haberi CEBS' in kararı açıklamasından önce de tahmin ediliyordu.
El Pais'in finansal kaynaklara dayanarak verdiği haberde, bir grup küçük tasarruf bankasının, ekonomik koşulların hızla kötüleşmesi halinde daha fazla sermayeye ihtiyacı olacağı belirtildi. Bu bankalar arasında İspanya hükümetinin banka kurtarma fonu FROB'dan fon alanların bulunduğu kaydedilen haberde, bankaların isimleri verilmedi. Fakat Cuma günü açıklanan stres testi sonuçlarına göre 5 bölgesel banka ( cajasur, civica, diada, espiga, UNNIM) bu testlerden başarısız sonuç aldı. Fakat bu bankaların toplam cirosunun küçük olduğu ve 1,8 milyar EURO sermaye desteğine ihtiyaç duydukları açıklandı.
Bunun yanında Almanya'dan stres testine takılan HYPO ve Yunan ATE bankalarını zaten devlet güvence altına almıştı. Bu iki banka ile beraber toplam 7 bankanın sermaye artırımı için gereken miktar 3.5 milyar EURO. Bu miktar stres testi sonucunda olumsuz görülen bankalara aktarılması muhtemel tutarın çok altında kaldı. Bu sonuç Avrupa Finans çevrelerinde olumlu karşılandı.
Yunanistan kanatında ise stres testi memnuniyet ile karşılandı. Özellikle 6 bankası teste tabi tutulan Yunanistan'ın sadece 1 bankasının ki o bankanın da devletin el koyduğu banka olması iç piyasada otoritelerce olumlu değerlendirildi. Fakat hala Yunanistan'ın kamu borcu Avrupa standartlarının çok üstünde.
SONUÇ?
Sonuç olarak; tüm ekonomi çevrelerince merakla beklenen üzerinde tahminler yürütülen bu testler Avrupa'da olması muhtemel bir ekonomik krize karşı bankacılık sektörünün göstereceği tepkiyi ölçmesi ve 20 ülkenin 91 bankasından sadece 7 bankanın bu testi negatif tamamlaması iyi olarak algılansa da yine bir kriz korkusunu yok etmiş gibi durmuyor. Yunanistan gibi İrlanda,İspanya,İtalya ve Portekiz gibi ülkelerin de içinde bulunduğu borç sıkıntısı da hala mali anlamda tedirginlik yaratmaya devam ediyor.
PİYASALARA YANSIMASI?
Sonuçlar Cuma günü piyasaların kapanmasından sonra açıklandığı için Avrupa Kanadından bu kararın yansımalarını net olarak bu haftadan itibaren alıyor olacağız. Ama kararın açıklandığı saatlerde açık olan Amerika Piyasaları karara olumlu tepki veridiler. Karar açıklanana kadar yatay olan borsa seyri karardan sonra pozitife döndü.
Cuma günü bir ara 1,2963 ü test eden EUR/USD paritesi kapanışta bir miktar gerileyerek 1,2912 ile günü ve haftayı bitirdi. Uzun zamandır 1,2780 ile 1,2970 arasında seyreden paritenin bu sonuçlar ile önümüzdeki hafta 1,3000 direncini tekrar test edebileceğini söyleyebiliriz. Bu direncin kırılması halinde 1,3020 ve 1,3096 seviyelerine kadar partitenin çıkabileceğini söyleyebiliriz. 1,2730 destek seviyesi ise günlük bazda hala sağlam bir destek seviyesi gibi duruyor. Bu noktadan sonraki ikinci önemli destek seviyesi ise 1,2630 ve 1,2520 seviyeleri yatırımcıların önümüzdeki hafta takip edebilecekleri ve pozisyon alabilecekleri noktalar olarak tespit edilebilir.
Önümüzdeki hafta;
ABD;
AVRUPA;
Herkese Bol Kazançlı Bir Hafta Dileği İle…
We entered the second half of the year and as we are waiting for the calm environment of summer, we are watching the autumn’s volatility. However, these look like the natural progression of the markets. When we take a look at our economy through the first half, we can see the clues of our economical outlook using both abroad and domestic dynamics. All we need to do is put the pieces together.Lets begin with the heart of the global economy. In the second quarter of the year FED said that the labor market emerges step by step, but the macro data that came in the 2nd quarter showed that indicators were far from expectations, household expenditures increased, distress of housing sector continued. As the markets encountered the unexpected macro data, FED gave the signal of monetary expansion in order to meet the market expectations. Undeclared monetary expansion strategy that weighed on the market created expectations that carried the debt limit to its peak. Markets are very sensitive to debt limit which was increased 78 times since 1960. Moody’s took US’s AAA grade under the review for a possible future downgrade and showed the lack of progression on the debt limit as their reason. Bernanke said that they will do what they have to including repurchase of treasury notes in order to overcome the concerns about the markets. The whole world is seeing that economic data such as unemployment, housing, production etc. are worse than expected. In this process, following the EU bonds that turned into garbage, we witnessed the inrease of interest rates and decrease of price of the US-Treasury notes’ (10-year, 30-year).
Another global event that has been keeping the markets busy since the beginning of 2010 is the debt crisis of Greece. Actually it would be better to call this crisis a “Euro Zone crisis” since it’s well-known that 17 countries are using Euro as their currency. And as the monetary union’s nature, it’s hard to apply monetary and fiscal policies. Among the Eurozone countries there is a intricated network. So the crisis that began with Greece, may spread out to Portugal, Spain and finally Italy which is a concern for the whole Eurozone. Germany and France are the 2 countries that are on top of the line because French banks have 56 Bil. Dollars and German banks have 34 Bil Dollars in Greece. After Greece, Portugal is next with growing unemployment and a contracting economy. While EU Finance Ministers are negotiating the rescue pack for Greece, Moody’s downgraded the credit note of Portugal, pointing the fact that they weren’t able to solve their debt problem. During all these events we remember the Italy’s public debt. The public debt problem is a known problem that is tied together with all the other factors that we mentioned. Due to İtaly’s public debt, bonds rates increase, European banks profits melt down and capital need becomes inevitable. French banks hold 392.6 bil dollar Italian treasury and private bonds. 45% of Italian t-bond reserve that foreigners hold belongs to French banks. While French banks’ total risk adds up to 250 bil dollars when Greece, Portugal, Ireland and Spain are taken into account, net Italian risk by itself is 320 bil dollars. 39% of Spain’s treasury notes and 66% of Portugal’s bonds are being held by foreigners. Germany has an economy that is driven by the exports and have a trade surplus. However, most of other EU countries economies are based on consumer spending. Decreasing exports due to the EU crisis in Germany forced the country to take measures that includes tax increase and price cutbacks. As we told at the beginning, this network structure threatens all EU countries and exactly for this reason we must call it a “Eurozone crisis”. We have received first signals with increase of German and French CDS rates. CDS is perceived as an insurance for possible debt of an entity. When CDS rates get higher, risks get higher.
Well, is quitting the Eurozone a solution? Absolutely not. Because aparting from monetary union, considering the powerful financial ties between central and peripheral EU countries, is not so easy. Central countries have large amount of liquid in peripherals, in other words, peripheral countries financial resources are based on central countries. And that makes us think that aparting from monetary union is not easy instead it worsens the problems. It’s not possible for any country to separate itself from the EU regardless. According to the Lisbon Agreement, members can quit the union by negotiating with the other members and if they can not agree on it the negotiations may take up to 2 years.
So how do we handle this crisis? As we recall the main reason of the crisis is the debt management. As a country that has been coping with external debt and account deficit problems, we have to pay extra attention to the methods of handling this type of crisis. Turkey, due to its trade deficit has been forced to use external financing for years. However, since Turkey has been applying a tight fiscal policy its external debt became smaller compared to Europe. However, if we look at our export / trade deficit ratio, despite of our growing potential we can see that our foreign debt usage is excessive. Furthermore, a crisis in the EU, which imports half of our goods, will cause our exports to fall. Also our increasing need for foreign currency due to intermediate materials and energy inputs will create a higher demand for it and it will force our economy into a bottle neck. It can be easily observed by looking at the increasing EUR/TRY and USD/TRY exchange rates and Foreign Trade Expectation survey. Increasing current deficit is forcing us to find external resources. We also think that capital flow from EU to Turkey will decrease because of a crippled Eurozone economy. If we take a look at the bigger picture; we can see that increasing interest rates due to increasing risks in the EU will cause Turkey and such countries who can offer higher interest lose their attractiveness. If that happens it will also be costlier for Turkey to find capital from external resources. In order to break that pressure, Turkey has to focus on GDP growth through production and exports, instead of consumption nor financial services.
In such chaotic environments investors lose their risk appetite and look for a safe haven. That’s why we are not surprised to see gold prices hitting 1600 $/ounce. But for commodities, silver, platinium, copper or any other metals conditions are slightly different due to their price flactuations caused by inflation. Altough these commodities look like they are close to their supply/demand equilibrium this does not mean any speculative movement can not be seen in.
Under these circumstances Turkish investor must examine the risks correctly such as the ECB/FED interest rate spread, inflaionist pressure in EU, increasing GDP driven by domestic demand increase inspite of the account deficit, the dynamics of Eurozone and their obligation to stay together. Realizing that crisis periods are the most volatile periods of financial markets and to take advantage we have to manage our risk correctly. If we can do that, while limiting our losses to opportunity costs we can have exceptional gains.Yılın ikinci yarısına girdik ve piyasalarda yaz aylarının sakin ortamını beklerken, neredeyse güzün hareketliliğini izliyoruz. Bunun sebepleri ise ‘natural habitat’ denebilecek cinsten, doğal sonuç. Yılın ilk yarısındaki ve öncesindeki girdilere baktığımızda hem yurt dışındaki hem de yurt içindeki dinamikler aslında bize bulunduğumuz ekonomik çerçeve hakkında ipuçları veriyor. Sadece resmi birleştirmemiz gerekiyor.
Dünya ekonomisinin kalbi ile başlarsak; ABD’de yılın ikinci çeyreğinde FED ‘istihdam piyasası’ nın kademe kademe düzeldiğini söylemişti ancak 2nci çeyrek içinde gelen veriler bilakis göstergelerin beklenenden zayıf olduğunu, hanehalkı harcamalarının arttığını, konut sektöründeki sıkıntının sürdüğünü gösterdi. Makro verilerin iyi olmadığı görüldükçe de piyasanın beklentisine cevap vermek adına parasal genişlemenin sinyalleri verildi. Açıklanmayan ancak ikinci çeyrekten itibaren piyasayı beklentiye sokan parasal genişleme kamu borç üst limitini zirveye taşıdı. 1960’dan beri 78 kez artırılan borç limitinin artırımına piyasa duyarlı idi ve Moody’s bu konuda bir gelişme olmadığını mazeret göstererek dünyanın en büyük ekonomisi ABD’nin AAA olan notunu negatif izlemeye aldı. Bernanke ‘ekonomik endişelerin artmasının ardından tahvil alımı da dahil ne gerekiyorsa yapacağız.’ şeklinde açıklamasıyla parasal genişlemeyi ‘malumun ilanı’ gibi telaffuz etti. Zaten tüm dünya izliyor ki ABD den gelen makro veriler – istihdam, konut piyasası, üretim verileri – beklenenden kötü. Bu süreçte çöp olan bir çok AB tahvilinden sonra ABD Hazine tahvillerinin de (10 yıl vadeli, 30 yıl vadeli) faizlerinin arttığına ve tahvil fiyatlarının düştüğüne şahit oluyoruz.
Bir başka global gelişme ise neredeyse 2010 yılının başından beri gündemi meşgul eden Yunanistan borç krizi. Aslında bunu Euro bölgesi krizi olarak adlandırmak daha doğru. Çünkü biliniyor ki AB içerisindeki 17 üye ülke Euro kullanıyor. Ve bu, parasal birliğin doğası gereği maliye ve para politikaları araçlarının kullanımı oldukça güç kılıyor. Euro bölgesi ülkelerinin de aralarında çok girift, birbirinin içerisine geçmiş bir ağ yapısı var. Dolayısıyla Yunanistan’da başlayan ve Portekiz, İspanya ve en nihayetinde İtalya’yı da içine alabilecek olan bir kriz, tüm Euro bölgesini tehdit ediyor. Başta da bölgenin en büyük iki ekonomisi Almanya ve Fransa var. Çünkü Fransız bankalarının Yunanistan’da 56 Milyar doları, Alman bankalarının ise 34 Milyar doları bulunuyor. Yunanistan’ın ardından da; daralan bir ekonomik yapı ve artan bir işsizlikle Portekiz geliyor. AB Maliye bakanları Yunanistan’a ikinci bir kurtarma paketini görüşürken, Moody’s in Portekiz’in de borç istikrarında bir sorun olduğuna işaret edip ve kredi notunu düşürmesi, endişeleri arttırır nitelikte. Bunlar olurken İtalya’da da süregelen ve rahatsızlık seviyesinde olan – ABD ve Japonya’dan sonra dünyadaki en büyük 3ncü – kamu borcu yükü akla geliyor. Akla geliyor diyoruz çünkü zaten bilinen bir olgu; birbirleri ile ilintili bir şekilde birbirlerinden besleniyor. İtalya’nın kamu borcundan dolayı tahvil faizleri artıyor, Avrupa bankalarının karları eriyor ve özellikle bu dönemde sermaye ihtiyacı kaçınılmaz hale geliyor. Fransız bankalarının elinde 392,6 milyar dolarlık İtalyan kamu ve özel sektör kağıdı bulunuyor. Yabancıların elinde bulundurduğu İtalyan tahvil stoğunun %45’i ise yine Fransız bankalarında. Fransız bankalarının; Yunanistan, Portekiz, İrlanda ve İspanya riski 250 milyar euro iken sadece İtalyan riski 320 milyar euro. İspanya’nın devlet tahvillerinin %39’u, Portekiz tahvillerinin ise %66’sı yabancı yatırımcının elinde. Almanya dış ticaret fazlası veren ve büyümenin ihracata dayalı olduğu bir ülke, AB çevre ülkelerinde ise büyüme ağırlıklı olarak tüketim kaynaklı. AB’de krizden dolayı ihracatı düşen Almanya’da ülke içinde vergi artırımı ve ücretleri baskılama gibi tedbirlere gidiyor. Ve başta söylediğimiz girift ağ tüm ülkeleri tehdit ediyor, tam da bu sebeplerden dolayı; krizi, bir bölge krizi olarak değerlendirmek gerekiyor. Bunun ilk sinyallerini de geçtiğimiz hafta merkez ülkelerin – Almanya ve Fransa – CDS faizlerinin artmasıyla almış olduk. CDS temerrüde düşmesi muhtemel bir ürünün sigortası olarak algılanır, CDS faizi artan bir ürünün riskinin de arttığı düşünülür.
Peki Euro bölgesinden çıkış bir çözüm mü? Tabii ki hayır. Çünkü Euro bölgesinden çıkışın; merkez ve çevre ülkelerinin güçlü finansal bağları düşünülürse, pek kolay olmadığı anlaşılır. Merkez ülkelerin, çevre ülkelerdeki aktifleri oldukça büyük, tersten bakılırsa da çevre ülkelerdeki finansman kaynaklarının ağırlığı merkez ülkeler. Bu da bizim bölgeden çıkışın kolay olmadığını, sorunları küçültmek yerine bilakis sorunları büyüteceğini düşünmemizi sağlıyor. Zaten istediğiniz zaman parasal birlikten çıkmanız söz konusu değil. Lizbon Anlaşmasına göre üyeler arasında yapılacak müzakereler ile çıkış mümkün olabiliyor ve anlaşma sağlanamazsa da bu süreç 2 yıla kadar uzayabiliyor.
Peki biz bu krizin neresindeyiz? Hatırlarsak, Avrupa’daki krizin çıkış noktası borç yönetimi idi, yıllardır dış borç ve cari açık sorunu ile mücadele eden ülkemiz için de bu krizin yönetimi ve takibi çok önemli. Türkiye yıllardır dış ticaret açığı için maalesef dış finansmana başvurmak zorunda kalan bir ülke. Yakın dönemde takip edilen mali disiplini sürdürebildiğimiz için ise Avrupa’ya oranla daha az dış borç oranına sahibiz. Ancak ihracatımızın dış borcu karşılama oranına bakarsak, büyüme potansiyelimize rağmen yeterince ihracat yapamadığımızı, ihracattan gelen düşük gelirden dolayı da fazla dış borç kullanımına gittiğimizi görürüz. Kaldı ki ihracatın yarısını yaptığımız AB ülkelerindeki bir kriz ihracat hızımızı yavaşlatacak; yetersiz döviz geliri, ara malı ve enerji girdilerinden dolayı artan döviz ihtiyacı, ülkenin daha çok dış kaynağa ihtiyaç duyacağını bize söyleyecektir. Artan Dolar/TL ve Euro/TL kurundan, düşen Dış Ticaret Beklenti anketlerinden bu bahsimiz gözlenebilir. Cari açığın artması dış kaynak bulmayı gündeme getirir. Yaralı bir Avrupa’dan da Türkiye’ye doğrudan sermaye girişinin düşeceğini düşünmemiz oldukça doğal. Çerçeveyi genişletirsek; AB’nin mali krizinin artması sebebiyle riskler artacak ve AB faiz oranları da artacaktır; artan faiz oranları belki Türkiye’ye yakın, belki de Türkiye’den fazla faiz veren alternatif çevre AB ülkeleri doğuracak, böylece de Türkiye’nin borçlanma maliyeti artacaktır. Artan borçlanma maliyeti daha zor ve daha pahalı borç bulmak anlamına gelir. Bu baskıdan kurtulabilmek için ise Türkiye’nin ekonomik büyümesini, finansal işlemlere ve talep artışına değil, üretim ve ihracata yöneltmesi fikrine ulaşırız.
Yatırımcı böyle kaotik bir ortamda daha çok bildiği, daha çok güvendiği yatırım araçlarını kullanmayı sever. Bu yüzden de altının ons fiyatını 1600 doların üzerinde görmek bizi şaşırtmıyor. Ancak gümüş, platin, bakır gibi değerli metaller ve artması muhtemel enflasyon ile birlikte fiyatlanması beklenen emtialar ve petrolde durum biraz farklı. Enflasyonun ve hammadde fiyatlarının da konusuna giren, bu ve benzeri emtialar için arz-talep eğrisi dengeyi buluyor görünüyor. Ancak bu, dönemsel yaşanabilecek spekülatif hareketlerin olmayacağı anlamına da gelmiyor.
Türk yatırımcısı bu ortamda global riskleri doğru değerlendirmeli, tarihi zirvesine çıkmış olan ECB / FED faiz farkını, Euro bölgesinde artan enflasyonist baskıyı, yurt içinden gelen ve erken talep artışı menşeili çift haneli büyüme oranlarını ve aynı anda telaffuz edilen cari açığı dikkate almalı; Euro bölgesi dinamiklerini ve bu parasal birliğin olmazsa olmazlarını unutmamalıdır. Hatırlanmalıdır ki, kriz dönemleri piyasanın en volatil olduğu dönemlerdir ve risk yönetimi doğru yapılır ise, kaybımız sadece fırsat maliyeti ile sınırlı kalırken kazancımız normal seyreden bir piyasada olduğundan çok daha fazla olabilir.Yatırım bir çok farklı şekilde yapılabilir. Doğru yatırımı seçebilmek ne yazık ki kolay bir is değildir. Yatırım aracını seçerken dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. İlk olarak yatırım aracınızı seçerken gelecekteki değerinin şu andaki değerinden daha yüksek olacağını bilmelisiniz. Şimdi aklınıza gelecekte değerlenecek bir çok şey gelmiştir eminim. Bunların arasında da gayrimenkuller çoğunluktadır. O yüzden hemen ikinci önemli hususa geçiyorum: Yatırım aracınızı seçerken gelecekte kıymeti arttığında elinizden rahat çıkarabilmelisiniz. Elinizden ne kadar rahat çıkarabiliyorsanız (paraya ne kadar hızlı dönüştürebiliyorsanız), o araç o kadar likittir. Bir yatırım aracı ne kadar likitse o kadar iyidir. Dünyanın binbir türlü hali var... Yatırım aracını seçerken risk faktörleri de göz önüne alınmalıdır. Her yatırım aracında mutlaka risk söz konusudur. Risk azaldıkça getiri azalır. Hazine bonoları en az kazanç getiren yatırım aracıdır çünkü teorik olarak risksizdir. Bankanın batma riski vardır, evin yanma riski vardır, bahis oynayıp para yatırdığınız takımın yenilme riski vardır. Yenilme riski yoksa zaten o bahsin getirisi de olmaz. Gelecekte Barcelona, Turkiye Super Amator liginden bir takımla maç yaparsa oranlara dikkat edin Barcelona galibiyetine ne kadar verecek acaba? Zaten risk gelecekte ne olacağını bilmekte zorlandığınızda ortaya çıkar. Piyasalarda geleceği ön görmeye çalışmak üçüncü gözle ya da falla yapılabilecek bişey değildir. Bu işe bilinçli yaklaşmak, sistematik çalışmak ve gerektiğinde profesyonellerden yardım almak çok önemlidir. Öyle olmasa Nostradamus Dünyanın en zengin adamı olurdu.
Yatırım aracını seçerken dikkat etmemiz gereken konuları biliyoruz artık. İlk olarak en likit yatırım aracı, paraya en hızlı ve rahat çevirebileceğimiz araç, yine paranın kendisidir. Elinizdeki parayı tutuyorsanız o artık tasarruftur. Kıymeti başka bir para birimine karşı düşük olan bir parayı elinizde tutuyorsanız ve gelecekte kıymetlendiğinde elinizden çıkarırsanız paraya yatırım yapmış olursunuz. Likidite açısından baktığımızda paradan daha likit başka bir yatırım aracı olamaz.
Dalgalı Kura Geçiş
Tarihsel olarak baktığımızda paranın bulunmasının ve kullanılmaya başlanmasının asıl amacının takas ile oluşan olumsuzlukları ortadan kaldırmak olduğunu görebiliriz. Bir ödeme aracı olarak kullanılan para medeniyetlerin ve sosyal yapıların gelişmesi ile ticareti ortaya çıkarmıştır. 2. Dünya savaşı sonrası Altın Standardının sonlanması ve arkasından sabit değişim değerlerinden dalgalı kura geçilmesi ile birlikte çapraz kurlar ortaya çıkmış ve uluslararası piyasalarda bu tip yatırımlar yapmak mümkün hale gelmiştir. Sanayi devriminden sonra ticaret alanında gelişme gösteren ülkelerin ticareti kolaylaştırmak istemesi de dalgalı kura geçişi hızlandırmıştır. Bu piyasalardaki majör yatırımcılar başlarda Merkez Bankaları olmuş olsa da daha sonra küçük yatırımcıya da kullanılır hale getirilmiştir.
Piyasalara Genel Bakış
Dövizin kolay ulaşılabilir olması ve küçük meblağlarda alıma izin vermesi çekici bir hal almasını sağlar. Fakat döviz alarak gerçek anlamda bunu yatırım aracı olarak gören ve kazanç sağlayabilen kişi sayısı sınırlıdır. Döviz hareketlerinin neye göre gerçekleştiğini anlamak ve tahminlerde bulunmak finansal analistlerin ya da danışmanların yardımı ile mümkündür. Ek olarak döviz bürolarının ya da döviz alan/satan kuruluşların işlem hacimlerinin düşük seviyelerde olması alış satış arasındaki fiyat farklarını yüksek tutmalarına ve buna bağlı olarak da yatırımcı için riski yükseltmelerine sebep olur.
Eğer bu piyasada dalgalı kurları kullanarak yatırım yapmayı seçerseniz sizi önümüzdeki günlerde nasıl yatırım fırsatları bekliyor? Başlangıç olarak belirtmeliyiz ki, bu piyasada en çok işlem gören para birimi %41 ile Amerikan Doları'dır; bunu %30 ile Euro, %12 ile Japon Yeni, %7 ile İngiliz Sterlini ve %5 ile İsviçre Frangı takip eder. Herkesin bildiği gibi Dünya ABD'de başlayan ve sonra bütün ülkeleri etkileyen global bir ekonomik krizin içindedir. Ülke ekonomilerinin resesyona girmesi yanlış bir şeyler olduğunu gösterir. Bazı ekonomistler böyle durumları aslında ekonominin içindeki problemleri düzeltmek için iyi bir fırsat olarak görürler. 21 Eylül 2010 tarihinde ABD merkez bankasının açıkladığı faiz kararları ve arkasından Ben Bernankenin yaptığı konuşma uzun vadede ABD'nin para politikasının nasıl şekilleneceği ile ilgili güzel ipuçları verdi. İşsizlik rakamlarının hala yüksek seviyelerde olduğunu belirten Ben Bernanke bunun devamı halinde faizlerde bir arttırıma daha gidilmeyeceğini ve yatırıma teşvik amaçlı olarak aynı politikaya devam edeceğini belirtti. Gelecekte yatırımın artması ve işssizlik oranlarının düşmeye başlamasıyla ABD'nin düşük faiz politikasından uzaklaşacağını ve bunun devamında da USD'nin faiz arttırımlarıyla birlikte marketteki arzının düşmesinin USD'ye değer kazandıracağını ön görmek yanlış olmaz. Yakın zamanda gerçekleşen başka bir önemli gelişme ise Japonya'dan geldi. Başbakan Naoto Kan seçimlerin hemen arkasından radikal bir karar vererek uzun süredir deflasyonla beraber değer kazanan Japon Yeninin(JPY) değerini düşürmek için JPY satışına gitti ve Japonya Merkez Bankası başkanı Masaki Shirakawa'da bu kararın arkasında durdu. Marketteki JPY arzını yükselterek fazla değerlenen JPY'ye değer kaybı yaşatan Kan, bu politikanın yakın zamanda aynı şekilde devam edeceğini de belirtti. 21 Eylül tarihinde 85.00 seviyelerinde hareket eden USD/JPY paritesinde değer kazanımları görmeye devam etmek olası. Toyota, Mitsubishi ve Sony gibi büyük şirketlerin yaptığı açıklamalar da değeri yüksek JPY'nin ihracatı çok zorladığını ve paritenin 92 seviyelerine gelmeden ihracatın bu şirketlere zarar vermeye devam edeceğini açıklamış olması yukarıda belirttiğimiz para politikasının devam edeceği hakkındaki ön görüleri onaylamakta. ABD'nin yıl sonuna doğru tatil sezonu ile perakende satışlarda artış göstereceğini ve buna bağlı olarak ithalat rakamlarının yükselme beklentisinin var olması yakın zamanda Japonya Merkez Bankasının ikinci JPY satışını gerçekleştirebileceği ön görülebilir. Japonya gibi deflasyon riskiyle karşı karşıya bulunan İsviçre Merkez Bankası da Japonya Merkez bankasının müdahelesinin birkaç gün ardından gelecekteki ekonomik büyümenin fazla değerlenen CHF'den dolayı risk altında olduğunu ve bu durumdan kurtulmak için gerekli planlamanın yapıldığını belirtti. CHF'nin gelecekte bu planlar dahilinde JPY gibi değer kaybedeceğini söylemek doğru olabilir. USD'nin gelecekte işsizliğin düşmesi ile yüksek faiz politikasına geçecek olması ve değer kazanacak olması ek olarak da JPY ve CHF'nin deflasyondan dolayı ileride değer kaybedecek olması önümüzdeki günlerde USD/CHF ve USD/JPY paritelerinde alış pozisyonları yaratarak yatırımcısının yüzünü güldürebilir. Euro bölgesinde ise yaz ayları başında bankalara uygulanan stres testlerinden olumlu sonuçlar çıkması ve yaz ortasında Almanya'dan açıklanan sanayi büyüme rakamlarının tarihin en üst seviyesine gelmesi Euro için olumlu adımların atıldığını ve böyle devam etmesi durumunda değer kazanışlarının bir süre daha artacağı düşünülebilir. Yukarıda dediğimiz üzere küçük yatırımcı için döviz bürolarının ya da bu tip kuruluşların kullanılması riski yükseltiyorsa doğru alternatif nedir?
Neden Forex?
Ülkelerin para birimlerinin birbirlerine olan kıyaslarını almak ya da satmak için küçük yatırımcıların kullanabileceği en ideal piyasa Forex (FOReign Exchange)'tir. Forex piyasaları “ideal tam rekabete” en yakın piyasa durumundadır. Nisan 2007'de günlük işlem hacmi $3.21 trilyon olan Forex piyasasında bu rakam Nisan 2010'da yaklaşık %20 büyüme ile $3.98 trilyon'a kadar yükselmiştir ve bu kadar devasa işlem hacmi olan bir piyasada likidite gibi bir sorun tamamen ortadan kalkmıştır ve alış/satış arasındaki fiyat farkları çok düşük seviyelere inmiştir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi sistematik çalışarak, piyasalara bilinçli yaklaşarak ve uzmanların ışığı altında riskimizi azaltmış oluruz. Forex piyasası öncelikle işlem hacimlerindeki rakamlardan dolayı manüpilasyona izin vermez. İsterseniz elinizde $100 milyon olsun USD alarak USD'nin fiyatlarını zıplatamazsınız çünkü bu rakam bile piyasanın içinde çok çok küçüktür. Sistematik çalışmayı en iyi sağlayan Forex piyasasıdır. İstediğiniz zaman yapabileceğiniz mudaheleleri haftanın 5 günü 24 saat boyunca gerçekleştirebilir, alış ya da satış işlemlerinde karşıdan cevap beklemezsiniz. Bilgisayar ve internetin kullanımının yaygınlaşması ile birlikte piyasada teknik ve matematiksel analiz yapmak aynı zamanda piyasayı takip etmek de çok daha rahat bir şekilde yapılabilmektedir. Döviz fiyatları nereye giderseniz gidin ayndır ve bir sürprizle karşılasmazsınız. Ülkelerin para politikaları, ekonomik durumları o ülkenin parasının değeri ile ilgili ön görüleri yapmanızı kolaylaştırır. Herkes doğru yatırımı yapıp kazanç sağlamak ister ve Forex bunu gerçekleştirmek için kullanabileceğiniz en ideal piyasadir.